AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Herşeyin bir başlangıcı vardır!

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Galadrıel Lûthien
Amheh Tarikatı Lideri
Amheh Tarikatı Lideri
avatar

Gerçek Adı : Mine
Kayıt tarihi : 26/10/10
Mesaj Sayısı : 224
Mücadele Tarafı : Karanlık ve gizemli...
RP Sevgilisi : Foren Alator

MesajKonu: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 29 Ekim 2010, 08:33




Konu: Bir seherbazın son sınavı, Büyü ve Antik Mısır. Eski Tılsım Profesörünün karar anı, hayat mı, ölüm mü? Belki de ölümsüzlük, bir hayatı kurtarmaktan çok onu esir almaktır. Bu esaret tutkuyla arzulanmış olsa bile!

Oyuncular:

Galadrîel Lûthien ( Eski Tılsım Profesörü Amheh Tarikatı Lideri)
Foren Alator ( Seherbaz, Büyü Uzmanı)


Mekan:
Kefren Priamiti

Zaman:
Günümüz Mısır veGeçmiş M.Ö. 5000 yılı


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Foren Alator
Seherbaz
Seherbaz
avatar

Gerçek Adı : Yargı Bilgiç
Yaş : 27
Kayıt tarihi : 09/09/10
Mesaj Sayısı : 504
Mücadele Tarafı : aydınlık
Belirgin Özellikleri : Merak, arkadaşlarına bağlılık, maceraperest
RP Sevgilisi : Galadrıel Lûthien

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 29 Ekim 2010, 13:42



Mısır’ın tanıdık altın kumlarına Foren cisimlendiğinde gözlerini hemen devasa piramitlere dikmişti. Etrafta onlar turist piramitlerin çevresinde dolaşarak bir cümbüş oluşturmuştu sanki. Onlarla beraber dolaşan arabalarsa bir görüntü kirliliği oluşturuyordu. Genç seherbaz bu görüntüye yüzünü buruşturarak karşılık verdi.

Aslında yüzünü buruşturması gereken başka konular da vardı. Seyahatini tamamlamış artık geri dönmeye hazırlanıyordu ki Piramit Bölgesi’nde yaşayan kendilerini Piramit Muhafızı olarak tanıtan büyücülerden aldığı bir mesajla Mısır’a gelmek zorunda kalmıştı. Mesajda sadece sınavının geriye kalanı uygulanacağı yazıyordu. Eğer bu büyücülerden bir şeyler öğrenmek istiyorsa o sınavı mutlaka geçmeliydi.

Piramit Muhafızları aslında çok güçlü büyücülerdi. Piramit Bölgesinden çölün içlerine kadarki alan onların kontrolündeydi. Kadim büyülerde uzmanlardı; fakat asıl uzmanlık alanları gizemli nesneler ve elementlerle ilgili büyülerdi. Foren onlarla ilk tanıştığı zaman daha 22 yaşındaydı ilk sınavlarını geçmişti. Bu nedenle onlardan bir şeyler öğrenebilmişti. Daha çok şey öğrenmek istiyorsa gelecekte olacak bir sınava katılmalıydı ve o gün gelmişti. Baş Muhafız Menkaura Mosegi kendisini şuanda gözünü diktiği piramidin önünde bekliyordu. Sınavıyla ilgili bilgi verecekti.

Tüm düşüncelerinden sıyrılıp yakıcı güneşin altında piramide doğru yol aldı. İyice yaklaştığında kır saçlı, zayıf ve uzun boylu muggle giysili büyücüyü görmüştü. Gözlerinden bilgi ve deneyim fışkıran bakışlarını Foren’e diktiğinde ciddi yüzünde özlemle örtülü bir gülümseme belirdi. Genç seherbaz da aynı şekilde karşılık verdikten sonra birbirlerine sıkıca sarıldılar. Baş Muhafız bir süre durup Foren’i inceledi. “ Oldukça iyi görünüyorsun Foren. Neyse konuyu fazla uzatmadan son sınavını açıklayacağım. Bu piramidin batısında yaklaşık 80 kilometre ilerde 7 kişilik kara büyücü topluluğu var. Oldukça acımasızlar ve muhafızlarıma zorluk çıkartıyorlar. Görevin o büyücüleri ölü ya da diri buraya getirmek. Anlaşıldı mı? “

Foren, ciddiyetle Baş Muhafızı dinlerken içini bir heyecan dalgası kapladı. 7 büyücüyle savaşmak kendisine büyük bir heyecan veriyordu. Onları mutlaka alt ederdi. Zaten 9 yıllık seyahati boyunca çok deneyim kazanmıştı ve büyü konusunda çok daha iyi olmuştu. Tüm bunları düşünürken Menkaura kendisini düşüncelerinden aldı. “ Öncelikle bana mektularında bahsettiğin tılsımlı bıçaklarını ver onları kullanmalarını istemiyorum orada. Sana vereceğim özel tılsımı kullanacaksın. “ Cebinden çıkardığı bir zincire bağlanmış inci şeklinde tılsımı Foren’e gösterdi. “ Bu tılsım bir kalkan seni onlara karşı koruyacak. Tılsımın yalnız şöyle bir özelliği var. Senin aklının, kalbinin, ruhunun ve yeteneklerinin gücüne göre kalkanı güçlenir. Sen zayıf düşersen o da düşer. Yaralanmamaya bak. İnanıyorum ki senin içindeki güç kalkanı epey etkileyecektir. “

Genç seherbaz her ne kadar tılsımlı bıçaklarını Baş Muhafız’a verirken gönülsüz olsa da tılsımı alınca yüzü gülümsemeyle aydınlandı. Boynuna geçirdiği sırada tılsım büyük parlaklıkla aktifleşince Menkaura tatminkar bir şekilde gülümsedi. “ Tılsım büyük bir güçle aktifleşti şimdi git. “ Foren, yaşlı adama selam verdikten sonra piramidin kuytu bir köşesine geçip 80 kilometre kadar batıya cisimlendi. Zaten buraları iyi biliyordu ve gideceği yeri bulmak zor olmazdı onun için. Etrafı gözleriyle taradığı vakit ilerde bir karaltı gördü. Onların yakınına gelince bahsedilen büyücüleri bulduğundan emindi. Bir bezin altında oturmuşlar yemek yiyorlardı ve hiç tekin görünmüyorlardı.

Foren doğruca adamlara saldırdı. “ Bombarda Maxima! “ Büyü onlara doğru ilerlerken bazıları bunun farkına varmış kenara kaçışmıştı. Bir tane büyücü ise patlamanın etkisiyle kenara savrulup yerden kalkmamak üzere yere çakıldı. Kendisine yönelen büyülerden ustalıkla sıyrılırken bir büyü kendisine çarptı. Fakat tuhaf bir şekilde hiçbir şey olmadı. Tılsımın işe yaradığını düşünürken bir büyü daha ağzından fırladı. “ Sectumsempra! “ Büyü uzun boylu bir büyücü vurunca yere yığılarak acı içinde kıvranmaya başladı.

Bu işten zevk aldığı söylenebilirdi. Kendisine bir şey yapamayan büyücülerin ağzından çıkan küfürlere hışımla büyüleriyle yanıt verirken bir yandan da kıvrak hareketler yapıyordu. Kendisine çarpan büyüler ise önemsizce kalkan tarafından hallediliyordu. Kendisine yolladığı bir büyüden sıyrıldığında genç seherbaz asasını adama doğrultup bir takım büyülü sözler mırıldandı. Hemen ardından adamın etrafında oluşan kumdan girdap büyücüyü havada sallayarak uzağa fırlattı.

Geriye dört büyücü kalmıştı. Kalanların yolladığı patlama büyüleri amacını gerçekleştiremediğinde Foren buzdan oklar oluşturup adamlara yolladı. İkisi oklarla delik deşik olurken kalan ikisi ise büyüden kaçabilmişti. Genç seherbazın yüzündeki tahrik edici gülümseme adamları çileden çıkarmıştı artık. Hem yaptıkları büyüler işlemiyordu hem de arkadaşlarını teker teker kaybetmişlerdi. Bunun bir çeşit kalkan olduğunu elbet anlamışlardı; ama kalkanı nasıl yok edebileceklerini bulamıyorlardı bir türlü.

Foren alev topuyla yaktığı bir büyücüden sonra kalan büyücüye döndü. “ Gel, teslim ol. Yoksa senin de sonun arkadaşlarınki gibi olur. “ Genç büyücü topuğunda hissettiği acıyla kaskatı kesildi. Bakışlarını yere diktiğinde dehşetle yeşil bir akrebin kendisini soktuğunu gördü. Bu akrebi anında hatırladı Hogwarts’taki derslerinden. Ra’nın Akrebi olarak bilinen bu tür zehri ölümcüldü ve tedavisi yoktu. İnsanı en fazla yarım saat içinde öldürürdü. Zaten yavaş yavaş zehrin bedenine yayıldığını hissetmekteydi. Yavaş yavaş güçten düşerken tılsımı da etkisini yitirmekteydi.

Çağrısına cevap olarak gelen büyü ise zayıf tılsımın kalkanını delip kendisini metrelerce geriye fırlattı. Sol göğsünden akan kanlara aldırmadan zorlukla asasını kaldırmasıyla elinin tekrar gerisin geri ölüm saçan kumlara düşmesi bir oldu. Yavaş yavaş solunumu zayıflıyor gözleri kararıyordu. Güneş gözlerine girip kendisini rahatsız ederken hiçbir harekette bulanamıyordu. Aklında artık sadece ölüm vardı. Ölüm ve onun soğuk buz gibi kolları… Hiçbir şeyin değeri kalmamıştı artık. Ne geri dönme planları ne de sınav. Ölmek üzereydi ve bunu kendisi de biliyordu. Bundan kaçış yoktu. Asla kurtulamayacaktı. Zaman anlamını yitirip ölüm kendisini kucağına aldığında artık gözleri kararmış karanlık onu almıştı.


_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Galadrıel Lûthien
Amheh Tarikatı Lideri
Amheh Tarikatı Lideri
avatar

Gerçek Adı : Mine
Kayıt tarihi : 26/10/10
Mesaj Sayısı : 224
Mücadele Tarafı : Karanlık ve gizemli...
RP Sevgilisi : Foren Alator

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 29 Ekim 2010, 13:49


Bölüm I.

Gözlerim kapanıyor, yaşamın tüm anlamları o an sanki yok oluyor. Kumdan yapılmış hapishanemde kendimi izliyorum. Ayna gibi, düş gibi, kendi hayatıma bakıyorum; yok! Kızgınım, lanetim dudaklarımdan dökülemeyecek kadar küflü ve beklentim doğurduğum ve doğurmak için özlemini çektiğim gerçekliğim kadar karanlık. Piramidin tepesinde yıldızları izliyorum. Bu gece yapılacak ayin ruhumu şad ederken özümden daha neleri götürecek? Mısır'ın ikinci kadın firavunu olan Hatşepsut, 60 yaşında öldüğünde III.Tutmosis uzun süre sabırsızlıkla beklediği yönetimi eline aldı. Bu hatıra belki de hayatımın en acı aynı zamanda da en kudretli anıdır. Mısır tarihinin en savaşçı Firavunu olmuştu ve ben Galadrîel, Kadeş'e ardı ardına seferler düzenlediğinde önce bir emanet ardından lanetli bir rahibe sonrasında da Mısırın tahtına geçen gizemli kadın oldum. Zaman parmaklarımın arasından akıp giderken durmak, beklemek…

“Her şey hazır Kraliçem!”Firavun Keops’un oğlu Kefren için yaptırdığı piramidin en yüksek odasında, gizli taş oymalı sunaktan yıldızları izleyen Galadrîel, irkildi. Kendini anılarına kaptırmış bulunduğu zaman diliminden kopmuştu. Başını hızla çevirdi. Hazırım, her zamanki gibi… Bakışların Amon Ra başrahibine dikip başını hafifçe eğdi. Ne bir köle gibi zayıf ne de bir tanrıça gibi kibirli… Olması gerektiği gibi; gizemli ve güçlü… Ne yapacağı önceden kestirilemeyen bir kadın, geçmişte var olan, bugüne hüküm süren, yarına hayat veren. Kelimeler bazen, hele de Mısır’da en büyük silahtır. Düşüncesizce ağızdan dökülen tek bir kelime ile yıllarca çalışılmış bir büyüyü bozabilir olmadık sonuçlarına maruz kalabilirdiniz. Ve Mısır’ın bütün yöneticileri bilirlerdi ki düşünceler gizli kaldıkça kıymetli, açığa çıkan her fikir ölümcüldü. Suskunları oynayan Kraliçe elini uzatıp kendisine eşlik edecek muhafız birliğinin etrafını sarmasını beklerken tüm bu politik oyunları aklında evirip çeviriyordu. Ölümsüz olabilirdi ama bu yaşarken ölüme mahkûm edilemeyeceği anlamına gelmiyordu. Aşağı ve yukarı mısır birleştiğinde Tanrı Amon Ve Tanrı Ra birleşmiş ortak krallığın en güçlü tanrısı Amon Ra olmuştu. Ve şimdi Galadrîel yıldızların takvimine göre hazırlanan ayini yönetmek ve gelecek Firavunlar için dua etmek için oradaydı, MÖ 3000 Yıl aralığında. Bu iki tapınağı birleştirmek hiç kolay olmamıştı ve birliği devamı için fedakârlıklar devam etmeliydi. Kendisi ve var olan dünyanın yarınları için… O ölümsüz-lanetli kraliçe Piramitlerin içinde, antik zamanda yaşıyor her sıçramada özünden bir şeyler veriyordu. Ritmik adımlarla sunak odasından çıkarken özel muhafızının mızrağındaki gümüş alaşımlı bronz metalinde kendi yansımasını gördü. Bu takındığı kaçıncı yüzdü, artık saymaktan da vazgeçmişti. Başını daha da dikleştirdi, artık sarışın değildi, saçları kuzgun siyahı gözleri ise daha da bir maviydi. Altın ve gümüş sedeflerle boyalı vücudu, her adım atışında, narin yuvarlak hatları kıvrılıyor mağrur ve güçlü bakışlarıyla adeta bir tanrıçaya benziyordu. Sessizliğin ağırlığında yürüdüler. Bir adım, bir adım daha…

Piramidin altın kumlarını koruyan taş bloklar ikiye ayrılıp ayinin yapılacağı mabedin dar koridoru aralandı. Firavunun muhafızları bu kez kraliçeleri için bir aradadır ve yedi gönüllü asker kare odanın tam ortasında başları dik elerinde mızrakları ile bir eli altın kumun içinde diğer elleri ise havada Kraliçelerini-Galadrîel’i selamlarlar. Yıllar sonra Mısır’ın tarihçi yazmanları bu ayini duvarlara kazırken kraliçenin yüzünü boş bırakmayı seçmeleri hiç de tesadüf değildir. Ve devamlı yüzü değişen kraliçenin sırrını sadece rahipler bilirlerdi. Galadrîel usulca odadan içeri girip belinde asılı yeniden doğuşu simgeleyen bok böceğinin kabuğundan yapılma hançeri çıkardı. Özel anlamları olan güçlü sözcükler dilinden dudağına akarken oda kızıl kızıl parlamaya başlamıştı bile. Galadrîel durmadı, fısıltıyla başlayan dua gittikçe şiddetlendi. Duanın her durağında Muhafızların havada kalan ellerinden bir parmağını kesen Galadrîel üzerine sıçrayan kanlarının tenine leke bırakmadan kayıp gitmesini dahi görmüyordu. Yedinci muhafıza geldiğinde dua artık piramidin taş bloklarını sarsacak kadar şiddetlenmişti. Rahipler başları önde kendi dualarını mırıldanıyor, Tanrıları Amon Ra’ya yakarışlarıyla lanetli kraliçelerine ömür diliyorlardı. Galadrîel son muhafıza geldiğinde durdu ve sözcüklerin anlamlarını değiştiren yeni bir duaya başladı. Gözlerini muhafızın eğilmiş başına dikti, elindeki hançeri havada genişçe bir yay çizdirip aşağıya doğru tek bir hamlede yaptı. Gönüllü kurbanın cinselliği simgeleyen uzvu artık yoktu. Mısırın cinsiyeti yoktur, o hem kadın hem erkektir, o Mısır’dır. Odanın her bir yanı kan içinde kalmış kraliçenin üzerinde ise tek bir leke bırakmamıştı. Ölüm ona ne kadar uzaksa rengi de ona o kadar uzaktı. Dudakları kusursuzca bir araya gelip son sözcüğü de rüzgâra saldığında dört biryana dağılmış kanlar yavaş yavaş odanın ortasında bulunan altın kumlara doğru gelmeye başladı. Kızıla boyanmış kumlar artık altın gibi durmuyordu. Muhafızlardan akan her damla kan doğruca kum havuzuna gidiyor, kandan oluşmuş bir gölet oluşturuyordu. Galadrîel ayinin son aşamasına geçmek için hançeri yukarı kaldırdı ve kendi bedenine sapladı. Hançer boyalı tene değer değmez tuz buz olmuş kraliçenin ve mısırın ömrü bir kez daha ölümsüzlükle lanetlenmişti. Toza karışan hançerin tanecikleri yedi muhafızın üzerine uçuşurken fedakâr yedi beden yavaş yavaş doğdukları toza dönüştü, kanla sulanmış altın kumlar tepeden yükselen güneşin ilk ışığıyla yeniden parlamaya başlarken lanetlenmiş kraliçe bedeninde hissettiği güçle sarsıldı. Ayakta zor duruyordu. Karanlık büyü ne kadar güçlüydü, gülümsemeli ve kabullenmeliydi ama yapmadı. Bu da bitti! Bedeni güçle sarsılsa da ruhu acıyla kurtuluş için haykırıyordu, sonu gelmeyecek bir acı, kayıplar ve kayıplar… Bu laneti kimse bozamazdı. Gün doğuyordu. Mısır için yeni bir hayat yeni bir yaşam…

Sabah saatleri…

“Günaydın kraliçem, kahvaltınız hazır, Rahip Ramy…” Galadrîel tek bir bakışıyla yatağının ucunda kendisine bakan hizmetçi kızı susturdu. Dün gecenin ruhunda verdiği yorgunluk hala içini kemiriyordu. Bedeni ne kadar sağlıklıysa ruhu o kadar sakattı. Hizmetçi kız ikinci bir bakışa maruz kalmadan susup köşeye, diğer kölelerin yanına çekildi. Çıplak ayakları odanın buz gibi zemine değdiğinde biraz olsun rahatladı. Hala insancıl duyguları tadabiliyordu. Bir gün insanlığını da kaybedecek o zaman lanetli kraliçe, kraliçe olmaktan çıkacak belki de karanlığın tanrıçası olacaktı. Hayır, bu olmamalı! Gözlerini kapadı. Dün gece ayinde altın kumlarla Mısıra hayat verirken Rahipler de ona ölümsüzlük vermişlerdi. Altın Kumlar Galadrîel’in Mısır’a geldiği ilk zamanlarda akıttığı gözyaşlarından oluşmuştu. Özgürlüğü için öldürmüş, ölmüş ve bu kumların mısır’a bereket verdiğini keşfeden Amon Ra rahipleri tarafından yeniden diriltilmişti. "Neden ağlıyorsun küçük kız, ağlama. Sen Kefren’in yeni gözdesi olacaksın. Sakın korkma o çok iyi bir firavundur ve canını hiç yakmayacak. Hadi şimdi kalk!” Ellerinden tutup kaldıran kısa boylu kel adam onun gözlerinin içine bakarken gülümsemiş, az sonra olacaklar için tek bir ipucu dahi vermemişti. Küçük Galadrîel kendisine verilen kare şeklindeki odada tek başına geçirdiği günler artık bitmek üzereydi. Ona gülümseyen bir adam artık burada kalmayacağını söylüyordu. Ağlaması için bir neden yoktu, günün ilk saatleri diye tahmin ettiği bir zaman diliminde güneşin tepeye yerleşip saniyeler sonra gidip onu karanlığa boğan odadan artık kurtuluyordu. “Yıldızları görecek miyim?” “Yıldız mı, elbette, elbette küçüğüm, hatta ileri de sen bile bir yıldız olabilirsin.” Küçücük elleri kocaman ellerin içinde kaybolurken açıkta kalan diğer eliyle yanaklarındaki yaşları sildi. “Tamam” Onu yerden kaldıran el güçlüydü, bu karanlık odadan dışarıya çıkarıyordu, o iyi biri olmalıydı. Gülümsedi. Odanın kapısından çıkarken geriye dönüp son bir kez karanlığa baktı. Odanın tam ortasında taştan yontulmuş küçük bir sunak vardı ve onun için konmuş sarı saman. Yatağına uzaktan göz kırpıp neşeyle odadan ayrıldı.

“Dan dan! Dan dan! Dan dan!” Galadrîel kapısının şiddetle vuruşuyla gözlerini açtı. İçeriye davet edilmeden giren Amon Ra’nın başrahibiydi. Kraliçesinin önünde dizlerini hafifçe kırarak selam verdi. Eğilmiyor! Bu ufak ama önemli ayrıntıyı aklına not edip eliyle rahibe kalmasını işaret etti. “Gümüş saat yerinden oynadı Efendim!” Bu iş gittikçe enteresanlaşıyordu. Üzerine şalına yerleştiren hizmetçisine eliyle gitmesini söyleyip ayağa kalktı. Çıplaktı. Üzerine kutsal kelimeleri yazacak kölesine gelmesini işaret ederek başrahibe gitmesi için müsaade verdi. Kölesinin kulağının yanına kadar gelmesini sabırla bekledi. “Seti’ye yarın verilecek hediyeyi başrahip bizzat eşlik edecek.” Köle sarsılarak geriye doğru bir adım attı. Kraliçenin gizlice Kızıl saçlı tanrı Seti için yapılan törenlerden haberi olması onu epeyce sarsmıştı. Ve şimdi o tören için Amon Ra’nın başrahibini kurban etmelerini istiyordu. Hiçbir başkaldırı hoş görülemez! Köle yere kapaklanarak korkuyla ağlamaya başladı. “Emredersiniz Kraliçem” Çıplak bedenini kıvırarak pencereye yöneldi. Masasının üzerindeki elbiseyi alarak bir çırpıda üstüne geçirdi. Asasını elbisesinin gizli gözüne yerleştirerek odasınından çıktı. Saniyeler sonra gözlem odasındaydı.



Bölüm II.






“Burada efendim, işte tam bu noktada, çok fazla tanrısal güç seziyoruz. Tanrı Amon sanırım bize bir mesaj iletiyor.” Başrahip saatin başında durmuş gözleri parıldayarak gümüş renkli kumlara bakıyordu. Amon mu? Bu bir kum saatiydi ve diğer alışılmış kum saatlerinin aksine bu zamanı değil büyünün gücünü ölçüyordu. Galadrîel başrahibin kırdığı potu görmemezlikten gelerek saatin başına geçti. Tanrısal güç dedikleri zaman aralığında yapılan bir düellodan başka bir şey değildi. Kendilerini çok zeki sanan bu yaşlı ama aptal rahipler daha Galadrîel’i tanıyamamışlardı. Asanın gücünü inkâr eden bir toplumdan ne bekleyebilirdiniz ki? Ra’yı unutan bir başrahip, Amon Ra’yı sana Seti hatırlatacak pis bunak hiç üzülme... Bakışlarını saatten ayırıp rahibe dikti. Asasını çıkartıp büyülü sözcükleri kimsenin anlayamayacağı kadim dilde dökmeye başladığında odanın penceresinin paralelindeki taş duvarda kocaman siyah bir delik açılmaya başlamıştı. Buğulu siyah duman odanın içine dolarken karanlık görüntü yavaş yavaş netleşti. Kraliçe eliyle rahibe dışarı çıkmasını emretti. Yüzünü asan başrahip öfkeli bakışlarını yere indirirken sık sık aldığı nefesler sabrının gittikçe tükenmekte olduğunu belli ediyordu. Önemsemedi, bu rahibin güneşi son görüşü olacaktı. Kafasını kaldırmadan oluşan görüntüye odaklandı. Odada korumalarıyla baş başaydı. Kuzgun renkli saçlarını eliyle omzundan geriye itti. Baktığı Mısır farklı bir zamana aitti. Piramitlerdeki koruyucular aynı tılsımları takan yeni yüzlerdi. Zaman ne çabuk geçiyordu. Mısır piramidinin koruyucuları, hemde yirminci yüzyıldaki koruyucuları; adil olmayan bir düelloyu izliyorlardı. Yabancı bir yüz, ölüm kokan bir hava. Gözlerini kısarak düelloyu izlemeye başladı. Adamın boynuna taktıkları tılsımı hatırlıyordu. Gülümsedi, onu Galadrîel yapmıştı. Bombalar yaralar ve “Olamaz!” Seti yapacağını yapmış kendine güçlü bir kurban seçmişti. “Hayır!" Sana daha güzel bir hediyem olacak! Asasını kara boşluğa uzattı ve büyülü sözleri haykırdı. Asadan çıkan kıvılcımlar boyutlar arası ilerleyip günümüze akarken Galadrîel ruhunda esen fırtınalarla yeniden sarsıldı. Yerde yatan adamın ruhunun göğe yükselişini hissetti. Asasını daha da bir sıkı tuttu. Parmak boğumları bembeyaz olmuştu. “O benim Seti, çek ellerini!”

Güneşli gökyüzünde çakan şimşekler Piramidin muhafızlarının mimiklerinde tek bir dalgalanmaya dahi sebep olmamıştı. Tanrılar arasında bir savaştı ve ölümlü kullar, diye düşündüler bu işe karışmamalıydı. Ölümün ağırlığıyla toprağa çökmüş beden yerden havalandı. Gökyüzünde oluşan karanlık sisin içine doğru süzülüyordu. Galadrîel’in alnında biriken ter burnundan aşağıya, yavaşça yanağına doğru kaydı. Kabuklaşmış beden boyut kapısından geçerek gümüş saat odasının zeminine kondu. Ruhu hala oralarda olmalıydı. Asasını muhafızlara doğrulttu. “Hançerini ver.” Sol elini adamın kabine doğru tutarak sağ elinin avuç içine bir kesik attı. Adamın alnına hançerle ölümlün izini çizdi. Kendi avuç içini açtığı yara izine bastırarak gözlerini kapadı. Odaklan, odaklan! Ölüm kitabında yazan yasaklı sözcükler iki dudağının arasından dökülürken yerde yatan yabancı titremeye başlamıştı. Ruh yeniden bedene giriyordu. Titredi sarsıldı ve yattığı yerde gözlerini kocaman açılarak bayıldı. Galadrîel gücünün son kırıntısını kullanmak için derin bir nefes aldı. Gözlerini açıp yerde uyuyan baygın adama baktı. Nefes alıyordu. Eli adamın boynundaki tılsıma gitti, güçlü bir kalbi olmalı, diye düşündü çünki madalyon Galadrîel’in eline değer değmez parçalara ayrılmıştı. Sahibine geri dönen mühür kendi sihriyle yaratıcısına geri dönmüş; döngü tamamlanmıştı. Lanetli kraliçe ayağa kalkarak muhafızlarına hançeri iade etti. “Onu odama götürün ve kimsenin onu rahatsız etmemesini sağlayın.” Boyut kapısını kapattı. Konuğu için dinlenmeli ve gücünü yeniden toplamalıydı. Muhafızlar konukla birlikte odadan çıktılar. Yanında tek bir koruyucu vardı. Elindeki mızrağı göğsüne çapraz olarak tutarak kraliçesinin karşısında eğildi. “Emirleriniz Karliçem.!



Gece yarısı…



Kefren piramidin çıkış kapısında Amon Ra’nın başrahibi yardımcısı ile gizli gizli konuşuyordu. Belindeki parşömeni, sağı solu kontrol ederek usulca yardımcısına verdi. Başıyla gitmesini işaret edip yeniden piramide girdi. Yardımcısı kapıdan çıkar çıkmaz onu bekleyen arabanın içinde kraliçenin muhafızını gördüğünde kirpiklerine dolan kumların yerini kan kapladı. Boğazına açılan derin yarıktan fışkıran kan, iç cebindeki parşömene sıçramadan güçlü eller tarafından alınmış, ruhtan koparılan beden kabuklaşmış olarak arabananın içine bırakılmıştı. Muhafız eliyle arabacıya gitmesi için işaret verdi. O anda piramidin içinde dilleri kesilmiş iki köle Amon Ra’nın başrahibini ağzına bez, kafasına çuval geçirerek mumyalama odasına götürüyordu. Birkaç dakika içinde içirilen kezzapla ses telleri yakılmış, dili kesilmiş olarak Tanrı Seti için hazır hale gelmişti. Saat gece yarısını gösterdiğinde Amon Ra tapınağı yeni bir başrahip seçmek için tapınaklarına çekildiler. Galadrîel odasının kapısını usulca araladı. Konuğu onu bekliyordu. Yatağın yanına kadar geldi, adam hala uyuyordu. Başucuna oturdu, elini başının üstüne koyarak ateşini ölçtü. Hala çok yüksekti, büyük, ihtimal kâbus görüyordu. Alnında biriken teri, yanı başındaki su dolu kaba batırılmış bezi kullanarak sildi. Konuğunun kim olduğunu merak ediyordu. Bir kaç dakika uyuyan konuğunu izledi. Ne kadar da masumdu. Bekledi, bekledi... Şafak vakti, sonunda, diye düşündü, konuğu yavaşça gözlerini açıyordu. Kraliçe yüzüne masum bir ifadeyle gülümsedi “Merhaba yabancı!”


_________________
Sessizliğinle sağır oldum, gözlerimi de nurunla kör etme!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Foren Alator
Seherbaz
Seherbaz
avatar

Gerçek Adı : Yargı Bilgiç
Yaş : 27
Kayıt tarihi : 09/09/10
Mesaj Sayısı : 504
Mücadele Tarafı : aydınlık
Belirgin Özellikleri : Merak, arkadaşlarına bağlılık, maceraperest
RP Sevgilisi : Galadrıel Lûthien

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 29 Ekim 2010, 13:52



Ne bir görüntü, ses, koku, his, tat… hiçbir şey yok. Yaşamın tüm anlamları anlamını yitirmiş durumda ölümün soğuk kollarındayken. Yer bile tarif edilemez, belirtilemez, bilinemez. Çünkü hiçliğin ortasında hiçbir yerdedir. Aslında hiçbir yer kavramıyla da bir yer belirtmiş olmuyor muyuz? Bilinemez… Hiçliğin denizinde ilerlemektedir genç yaşta düşen büyücü. Elinde kalan sadece düşünceleridir. Oysa o da bir işe yaramamaktadır bu engin, korkutucu ve sır dolu denizde. Her şey geride bırakılmış, rotası belli olmayan yerlere doğru süzülmektedir karanlığın ortasında hiçlik tüm varlığını kavramışken.

Zaman bile durmuştu, yoktu, sanki hiç var olmamıştı. Hiçliğin kalbinde filizlenmiş sonsuzluk uzanıp gitmekteydi önü alınamazca. Bilinemeyen diyarlarda geçirilen her bir an sonsuzluğun içindeki kısacık bir döngüye, dünya üzerindeki ömürlere bedeldi. Sonsuzluk alay edercesine yayılmaktayken hiçliğin ortasında, artık var olmayan genç büyücü kontrolsüz bir yaprak misali peşindeydi o hiçliğin. Başlangıçların son bulduğu yerden sonların başladığı yere sürüklenmekteydi bilinçsizce.

Zamanında damarlarında hayatı taşımış olan kan kurumakta, kalbi çürümekte, beyni küflenmekteydi. Kemikleri toza dönüşüyor, organları iflas ediyor, teni soğuyordu. Gözündeki ışık solmaktayken bu işe yaramaz kabuklaşmış ve tüm işlevini yitirmiş bedenden çıkmaya çalışan ruh, kalıplarından kurtulmaya çabalıyordu. Artık geride bırakılanlar, onu bekleyenler boyut değiştirmekte olan ruh için hiçbir şey ifade etmiyordu. Sadece tamamlanması gereken bir yol ve hesabı verilmesi gereken bir hayat vardı önünde. Bedenden ayrılan hiçliğin açılan kapılarından geçip herşeyin özünü görmeye başladığında azametle gökyüzüne yükselmekteydi. Onu çevrelemiş olan enerji kendisini yeni evine çağırıyordu. Algılamaya başladığı sesler cennetteymişçesine içini rahatlatırken aynı zamanda cehennem yolundaymışçasına azap veriyordu. Görmeye başladığı bir şey gerçeğin kendisiydi; fakat daha ne olduğunu bilmiyordu. Çok yakında bilecekti bunu hissediyordu. Ruhun derinliklerinde hissettiği dalgalanmalar kendisini çağıranın tehlikeli bir şey olduğunu belli etse de bir cevap veremiyordu. O şuan hiçliğin kapısından geçmiş ve yeni bir diyara gitmekte olan köleden başka bir şey değildi.

Hayatı hesap sorarcasına gözler önüne serildiğinde mahşer günü azabını çeker gibi ruhu acıyla kıvranmaya başladı. Mutlulukları, üzüntüleri, pişmanlıkları, keşkeleri bir olup özüne nüfus ederken hayatı kendisine gösterilmekteydi. Sanki ne kadar sefil olduğunu göstermek istercesine kendisine gösterilen kareler aslında salt kederin aynası gibiydi. Cehennemi daha şimdiden yaşıyordu. Babasıyla yaptığı kavgalar… Bir izleyiciydi şimdi. Kendisine savrulan hakaretleri defalarca izliyordu. Normalde önemini yitirmesi gerekirdi bunların. Ne olduğunu anlamıyordu. Huzura ermesi gerekiyordu. Kendisine azap verecek şeyleri görmesi gerekmiyordu. Sessiz çığlıkları her ne kadar bunu dillendirmeye çalışsa da yetmiyordu zamanın acımasızlığıyla saklanmış anıları dağıtmaya. İçini dağlayan sözler yaralarını deşiyordu şimdi. Babasına olan öfkesi ruhunu sarmalarken çektiği azap dayanılmazdı. Yaptığı kavgalar… Onlar da şimdi önemini yitirmişti. Fakat zamanın içinden süzülüp ruhunu mengene gibi sıkmaya başladılar. Kırdığı kalpler, yıktığı hayatlar… Her ne kadar bilinçsizce yapılmış eylemler gibi görünse de zehirlerini akıtıyorlardı şimdi benliğe. Bu kadar acı dayanılmazdı. Fakat artık kavramlar değişmişti. Hey şey dayanılabilirdi. Şu ana kadar hissetmediği acılar tecrübeyle bunu ona gösteriyordu. Julia…en acısı buydu. Aynı zamanda en iç rahatlatıcı olanı. Belki de ona gidiyordu. Ölümünü defalarca izlerken, kendisinin acı ve intikam dolu attığı çığlıkları binlerce kez yükseltilmiş olarak duyarken acı bir kez daha dayanılmaz noktaya ulaştı. Bu acının içinde tek bir damla su geldi ruhunu soğutmaya çalışırcasına. Azap içinde o damlaya tutunurken tek bir yüz kendisine hala umudun var olduğunu hatırlattı. Kendisine iyimserlikle bakan Julia…Kısa süreliğine de olsa acısı dinmişti. Ona gidiyordu, yıllar önce kaybettiğinin yanına. Ne kadar acı çekeceği önemli değildi. Sonuçta birlikte olmak istediği kişinin yanında olacaktı.

Görüntü tekrar değişti. Benliğini sarmalamaya başlayan acı daha şiddetlisinin geleceğini haber veriyordu. Daha ne kadarına dayanabilirdi bilmiyordu. Ne kadar süreceğiyse belirsizdi. Ruhu oysa gökyüzüne yükselmeye bile yeni başlamıştı. Şimdiden bunları hissetmek acımasızlıktı. Hayatında o kadar kötü ne yapmıştı ki bu kadar acı çekiyordu? Ne kadar yakarsa da yersizdi. Onu duyan yoktu. İran Dağları… orada deneyerek öğrendiği her şey birden kendisini sarmalamaya başladı. Karabasan büyüsünün üzerine çöken etkisi sanki bin kat artırılmıştı. Büyünün özünü yaşıyor gibiydi. Tüm acılar birleşmiş yüreğine nüfus edercesine kemiriyordu kendisini. Acı tekrar dayanılmaz noktaya ulaştığında durdu. O an her şey durdu. Dalga ruhundan çekilirken tsunami gibi gelen başka bir dalga ruhunu boğdu. Mısır…Romanya…İran…İspanya acı çektiği tüm yerler… her şey… bir yumak halinde üstüne çöktü. Çığlığı sonsuzluğun içinde dağılırken tekrar her şey bir anda duruldu. Yeni bir dalga beklerken farklı bir enerji hissetti. Diğerine denk, güçlü, mağrur… ne olduğunu anlamayamadığı bu enerji etrafını sararken iki gücün çarpışmasına tanık oldu. İki haşmetli güç ve kırılgan bir ruh aynı savaşa sürüklendi. Gökyüzüne yükselişi durmuştu ve sonsuzluğa ait olmayan sözler doldurmuştu dört bir yanı. Yavaş yavaş bedene geri dönüyordu. Ruhu belirli kalıplara sokulmaya çalışırken çektiği acılar geçmişini görürken çektiklerinden de beterdi. Ruhu kavruluyordu, zorlanıyordu. Her şeyin durulduğu anda bir top ışık çaktı. Gözlerinin önüne yerleşen anlık görüntü hayatın tekrar bedenine girdiğinin habercisi olmuştu. Kalbi, boşalmış damarlarına kanı göndermeye, tüm damarları yaşamın nefesiyle dolmaya başlamıştı. Tüm fonksiyonları eski haline gelirken yaşadığı rahatlama paha biçilmezdi.

Şimdi hayata yeniden dönmüştü. Acıları katlanılırdı, fakat hiçbiri geçmemişti. Gözleri perdelemiş karanlığı delmeye çabalasa da henüz o kadar gücü yoktu. Dinlenmesi ve gücünü toplaması gerekiyordu. Vücudunu kaplamış olan yüksek ateş ona yeni yeni görüntüler iletmeye başlamıştı. Bir kısmı gerçek, bir kısmı değil. Şimdilik onun önemi yoktu. Şuan önemli olan gerçek ya da yalan görüntülerin ona ne hissettirdiğiydi…Acı! Romanya’ya geri dönmüştü sanki. Julia ile tanışmaları, birlikte geçirdikleri zamanlar, içine işleyen bakışlar, gülüşmeleri ,şakalaşmaları o zamanlar yaşadığı her şey belli belirsiz görüntülerle birlikte bir yumak oluşturmuş zayıf zihnini acıtıyordu. Onu kaybedişi, vampirlerin saldırısı, vahşetle çarpılmış yüzler, yıkılmış bedenler, kaybedilmiş yakınlar, harebeye çevrilmiş köy ve Julia’nın cesedi…Tüm bunlar hatıralarının mezarlarından fırlamış teker teker gözlerinin önünden geçiyordu. Defalarca belki de binlerce kez kabusunda onu kurtarmayı deniyor ve aldığı yanıtsa kötülükle yoğrulmuş bir şeytanın kahkahasından başka bir şey olmuyordu. Anıları kendisiyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Her şeyi durdurmaya çalışsa da güçsüz düşmüştü, birşey yapamazdı. Sadece izlemekle ve acı çekmekle yetinecekti.

Tüm görüntüler bir anda bulanıklaşmaya başladı. Her şey silindi gözlerinin önünde. Ne olduğunu daha anlayamamışken bilinci yavaş yavaş açılmaya başladı. Önce gözlerini araladı tekrar doğduğu dünyaya. Flu şeklini almış görüntüler midesini bulandırınca gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Görüntü netleştiğinde bir tavana bakıyordu. Bakışlarını hareket ettiremeyecek kadar yorgun ve bitkin hissediyordu kendisini. Zihni bile durmuştu sanki. Hiçbir düşünce taşımıyordu. Etrafını kaplamış olan hafif aydınlık ona yaşadığını söylese de o bunun bile bilincine varamıyordu. Yanıbaşında oturan birinden gelen ses tüm zihnini bir makineymişçesine çalıştırdı. Bakışlarını masum sesin sahibine yöneltti. Kaşlarını çatıp karşısındaki yüzü inceledi. Kuzgun karası saçlar, derin bakan mavi gözler, biçimli yüz hatları… Acaba cennete mi düşmüştü? Yanıbaşındaki de bir melek miydi kendisiyle ilgilenmek için gönderilmiş. Zihni bu bulanık düşünceleri hemen savuşturup vücudunda çektiği acıları hatırlattı ona. Bu kadar acıyı bir ölü hissedemeyeceğine göre yaşadığını düşünürken küçük bir inleme koydu ortalığa. Gözlerini kısa süreliğine kapadığında kesik kesik görüntüler gözlerinin önüne geldi. Mısır…piramitler…yedi kara büyücü, büyüler ve daha fazlası. Heyecanla doğrulduğunda nefes nefese konuşmaya başladı. “ Yedi kara büyücü… savaş…sınav…mısır… “ gibi alakalı alakasız sözcükler ağzından yuvarlandı.

Hemen ardından bir öksürük nöbeti gelip kendisini buldu. Yana devrilip öksürüklere boğulurken başında hissettiği ağrı şiddetli zonklamalarla yanıt veriyordu. Her bir öksürük yeni doğan bir bebeğin aldığı ilk nefesmişçesine kendisine acı veriyordu. Boğazı çıkarcasına bir süre öksürdükten sonra duruldu. Vücudunda hissettiği yanma yüksek ateşi olduğunu söylüyordu. Sanki kızgın güneşin altında kumlara yatırılmış gibi hissediyordu. Bu kadar acıdan sonra uyuşması gerektiğini düşündü. Demek ki daha o kadar acı çekmemişti. O an yaşadığının gerçek anlamda farkına vardı. Tekrar sırt üstü uzandı ve derin bir nefesl aldı. Aldığı nefesi ciğerlerinde tutmak istercesine bekledikten sonra saldı. Nasıl kurtulmuştu peki ve bu yanı başındaki kadın kimdi? Yavaş yavaş zihni kendini toparlıyordu ve sorması gereken soruları kendisine sıralıyordu. Üstelik Mısır’da olduğunu biliyordu; ama sanki farklı bir yerdeydi. Yorgun bakışlarını yanı başındaki kadına dikti tekrar. Yüzde gördüğü masumiyetin izleri kendisini etkiledi. “ Kimsin sen? “

En çok merak ettiği konu bir çırpıda ağzından fırlamıştı. Kadına merakla bakarken güzelliğinden etkilenmemek imkansızdı. Bu fikirleri hemen kafasından attı. Şuanda kafasını kurcalayan sorunlara odaklanmalıydı. Yanıbaşındakinin güzelliğiyle sonra ilgilenebilirdi. Ayrıca nasıl kurtulmuştu? En son hatırladığı şey yeşil bir akrebin kendisini soktuğuydu. Hemen ardından gelen büyü ise tılsımın kalkanını delip göğsünde bir yara açmıştı. Üstelik kendinden geçtiği sırada belli belirsiz gördüğü şeylerse kafa karıştırıcıydı. Gerçi onları hayale bağlayabilirdi. Peki ya akrep ve o karabüyücüden nasıl kurtulmuştu? O an göğsünde hissettiği bir acıyla eli bakışlarıyla birlikte göğsüne gitti. Orada iyileşmiş ve geriye ufak bir izi kalmış yarayı ve artık tılsımının olmadığını gördü. Merakla bakarken topuğunda hissetmekte olduğu başka bir acı dikkatini dağıttı. Akrebin bıraktığı hatıra da orada olmalıydı. Fakat şuan oraya bakamayacak kadar yorgun hissediyordu. Tekrar bakışları yanındakine çevrildi. “ Bana ne oldu? “

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Galadrıel Lûthien
Amheh Tarikatı Lideri
Amheh Tarikatı Lideri
avatar

Gerçek Adı : Mine
Kayıt tarihi : 26/10/10
Mesaj Sayısı : 224
Mücadele Tarafı : Karanlık ve gizemli...
RP Sevgilisi : Foren Alator

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 29 Ekim 2010, 13:55



Yaşamın kıyısından tutup gerçeğe sürüklediği bu yabancı ona kim olduğunu mu soruyordu? Cadı, ellerini adamın kurumuş dudaklarına doğru götürerek susmasını işaret etti. Nefes alışları daha düzene girmemişti ki, adamın acıyla yaralı göğsüne dokunduğunu fark edip ellerini adamın üzerinden çekti. Adamın mimikleri acıyla kıvrılırken öylece baktı. Onu Galadrıel’e getiren kendi yaptığı tılsımın paralel evrende meydana getirdiği güç aurasıydı. Ve bu güçlü tılsımı üzerinde taşımaya layık çok fazla canlı yoktu. Güçlü olmalıydı, tanıdığı birçok canlıdan daha güçlü! Başını hafifçe geriye iterek adama uzaktan baktı; pek sıska bir görünüşü vardı. Terden başı sırılsıklam olmuş, kurumuş dudakları çatlamış, arzunun uğramayacağı yekpare çöllere dönmüştü. Mimiklerini zorlayarak yüzünde tebessümü andıran çizgiler oluşturdu. Gülümsemek ne kadar da zordu! Üzerine giydiği tül, belinden sarkıp mahremiyetini az da olsa kem gözlerden saklayan küçük bir kumaş parçasından ibaretti. Beyaz tenine uyumlu altın işlemeli kumaş göğüs bölgesinden aşağıya doğru nazikçe süzülüyordu. Dün gece ve sabahı doğuran şafakta yasak dokunuşlardan korunmak için narin bedenine boyalar yapılması gerekiyordu. Yaptırmadı. Onu gözeten, aşkıyla kıskançlıktan kör olan adam artık yaşamıyordu bu da ipleri Galadrıel’in kontrol ettiği anlamına geliyordu. Gelenekler bir anda yok olmuyor ve zaman Mısır’da çok yavaş akıyordu. Bu ilk yaptırımı olmayacaktı, Rahipler buna biraz şaşıracak ama karşı koyamayacak kadar da korkacaklardı. Hatta bunun, yabancının suçu olduğunu düşünecek hatta onun canını almak için bin bir türlü oyunlar çevireceklerdi. Galadrıel oturduğu yerde kıpırdanarak adamın yanına biraz daha yaklaştı. Aklındaki tilkiler bu tehlikeli düşüncelerle şimdiden kuyrukları havada mantığın sınırlarını zorlayama başlamışlardı bile. Oyun oynamayı seviyordu ve bu oyun daima onun lehine sonuçlanırdı. Bu da öyle olacaktı. Tek sorun bu adamın buna değip değmeyeceğiydi!


“Şişşt!...” Lanetli Kraliçenin mavi gözleri bal rengine bürünmüş acılı gözlerle buluştu. Ona ne olduğunu soruyordu. Acaba nereden başlamalıydı? En iyisi… “Çok konuşuyorsun.” Diyerek adamı susturdu. Ellerini adamın yaralı göğsünün üzerine koyarak hafifçe bastırdı. Canı acımış olmalıydı ama bu onu durdurmadı. Gözlerini kapayarak dudaklarını hafifçe araladı. Dudaklarından belirli belirsiz sözcükler çıkmaya başladı. Kulağa değen nağmeli sözcükler kadim Mısır dilinde kullanılan yasaklı büyülerdi ve yasak onu şimdiye kadar durdurmamıştı, gene durdurmadı. Fısıltıyla başlayan nağmeler gittikçe yükseldi. Yükseldikçe elleri altındaki adam titremeye başladı. Durum ciddileşiyordu, elleri yavaşça aşağıya doğru kaydı. Akrebin ısırdığı yere geldiğinde acı son haddine gelmiş olmalıydı. Soğukkanlılığını kaybetmeyen Galadrıel, son sözcüğü de telaffuz ederek büyüyü bitirdi. Elleriyle adamın başını tutarak yastığa –ki bu yastık taştan oyulmuş olup hiç de rahat gözükmüyordu- geri itti. Acıdan, diye düşündü gözleri boncuk boncuk olmuş, alnında ve yanağında şerit halinde ter damlacıkları birikip nehir misali yere damlıyordu. Masanın yanındaki su dolu kabın içine kurumuş bezi batırdı. Su sıcaktı. İç cebinden asasını çıkararak kaba soğutma büyüsü gönderdi. Suyla bezi yeniden ıslatıp adamın alnını sildi. Ateşi hala yüksekti ve birkaç dakika içinde büyünün etkisiyle daha iyi olacaktı. Asasını yeniden iç cebine koydu. Bakışları adamın üzerinden ayırmıyordu. Acaba, diye düşündü yastığı taştan tüye dönüştürse miydi? Bu düşünce geldiği gibi uçtu gitti. Mısır’a gelmişse Mısır’ın geleneklerini de biliyor demekti ve Mısır da tüm yastıklar taştandı. Galadrıel kendini ele verme düşüncesini yok sayamazdı. Bu adam kimdi ve tılsım boynunda ne arıyordu? Bu ayrıntıları öğrenmeden kendisiyle ilgili bilgileri ona vermezdi. Eski Tılsım Profesörü düşüncelerini kapalı kapılar ardına gizleyerek aklını temizledi. Belki de bu adam düşünceleri okuyabiliyordu. Gözleri, diye bir an düşündü. Onu içine çeken farklı bir ahenk vardı. Onu büyülüyor muydu? Dikkatli olmalıydı, yoksa bu bir tuzak mıydı? Kendini geriye doğru çekti. O bir büyücüydü, bütün dilleri anlardı ve Galadrıel onu denemek için Mısır dilinde konuştu. “Konuğum, kendini takdim edecek kadar nazik bir beyefendi mi?” Tam o anda ortalığa salınan bir çığlık, taştan oyulmuş geniş odayı doldurdu. Yeniden ve yeniden… Artarda gelen çığlıklar on saniye kadar sürdü ve yine aniden son buldu. İnsanın kanını donduran bu çığlıklar karşısında tepkisiz kalan Lanetli Kraliçe biliyordu ki az özce kullandığı yasak büyü, konuğuna hayat verirken, farklı yaşamlardan, verdiği bu hediyeyi yavaş yavaş geri alıyordu. Hayat fedakârlık gerektirirdi ve Galadrıel bu adam için değer miydi, emin değildi lâkin ona karşı güçlü duygular hissediyordu. Yanılması imkânsızdı. Denemeye karar verdi ve elini adamın yanağına koyarak onu nazikçe okşadı, yüzünü yeniden adamın yüzüne yaklaştırdı. Sorusunu yenilerken yüzüne samimi bir ifade yerleştirdi, zordu ama samimiyetin bu adam için önemli olduğunu hissediyordu: “Yoksa beyefendilik sadece yüzeyde mi?” dedi. Oyun başlıyor yabancı!


_________________
Sessizliğinle sağır oldum, gözlerimi de nurunla kör etme!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Foren Alator
Seherbaz
Seherbaz
avatar

Gerçek Adı : Yargı Bilgiç
Yaş : 27
Kayıt tarihi : 09/09/10
Mesaj Sayısı : 504
Mücadele Tarafı : aydınlık
Belirgin Özellikleri : Merak, arkadaşlarına bağlılık, maceraperest
RP Sevgilisi : Galadrıel Lûthien

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 29 Ekim 2010, 13:57



Söylediği birkaç söz boyunca yanına yaklaşan kadına daha dikkatli bakıyordu şimdi vücudunda hala acının izleri dolaşmaktayken. Yüzündeki masum gülümseme onu etkilemişti. Hem aklındaki sorular hem de yanıbaşındakine duyduğu merak gittikçe güçlenmekteydi. Hepsinin bir şekilde cevabını alacağını tahmin ediyordu; fakat içinde dolaşan ne olduğunu anlayamadığı bir duygu yanındakine karşı kendisinin dikkatli olmasını söylüyordu. Zihninin acıdan sıyrılıp berraklaşabilmiş kısmıyla bunları düşünürken kadının kendini bir çocukmuş gibi susturmasına tepki veremedi. Sesindeki derinlikten veya duruşunda sakladığı zerafetten etkilenmişti, hiçbir tepki veremiyor ve kendisine ne olduğunu anlayamıyordu.

Gözlerine yerleşen merak neler olacağını beklerken göğsünde hissettiği acıyla kaskatı kesildi. “ Ne yapıyorsun sen? “ Kısılmış sesinin açığa çıkardığı cümlelere aldırmayan cadı şarkıyı andırır bir büyüye başlamıştı ve kadın şarkısına devam ettikçe Foren göğsünden yayılıp tüm vücudunu esir eden acı karşısında çaresiz düşüyordu. Başının büyük bir zonklamayla tepki verdiği acı yavaş yavaş topuğuna doğru ilerlerken acı gittikçe artıyordu. Katlandıkça katlanıyor, algı eşiğini zorluyordu genç büyücünün. Izdırap içinde çığlık çığlığa bağırmasına rağmen hiçbir tepki gelmiyordu karşısındakinden. Cehennemin ortasındayken duymaya devam ettiği şarkısal büyü sözleri ona şeytanın nağmeleri gibi geliyordu. Acı doruk noktasına eriştiğinde bir anda durdu. Kalp atışlarının sesini duyan büyücü tekrar halsiz düşmüştü. Derin derin nefesler alıyordu ve kendini çok bitkin hissediyordu. Başından yüzüne dökülmekte olan ve vücudunun her köşesine yayılmış olan terlerin içinde acının tuzu bulunmaktaydı. Başında hissettiği serin eller kendisini tekrar eski konuma gelmesine yardımcı oldu. Başı taştan yastıkla buluştuğunda ensesinin de zonkladığını hissetti. Mısır’lıların geleneklerine içten içe lanetler yağdırırken acının kırıntılarıyla boğuşmaktaydı. Mısır… aklına düşen bir fikir zihninin tekrar çalışmasına yol açtı. Mısır da elbet taştan yastık kullanılıyordu; ama bu çok yaygın bir şey değildi. Nereye gelmişti böyle?

Zihni cılız fısıltılar eşliğinde merak ettiklerini ona tekrardan sıralamaya başlamıştı sonunda. Tam bu sırada alnında hissettiği serinlikle derin bir nefes aldı. Başının ağrısına iyi gelen bu serinliğin tüm vücuduna yayılmasını isterken çektiği acıların da yavaş yavaş solmaya başladığını fark etti. Geriye yorgun bir beden bırakmaya başlayan acıyı büyük bir zevkle uğurluyordu büyücü. O sırada yanıbaşındaki cadıdan gelen bir sesle dikkatini tekrar ona verdi. Şuana kadar hiç duymadığı bir dilde konuşmasına rağmen onu anlamıştı. Bu durum karşısında kaşlarını çattı. Acaba Mısır’da çok farklı yerel diller mi vardı? Ne iyi ki büyücü olmanın vermiş olduğu bir yetenek sayesinde tüm dilleri anlayabiliyordu. Aniden duyduğu bir çığlıkla irkildi. İçine işleyen korku ve yüzüne yansıtmaya çalıştığı bir öfke burada neler olduğunu soruyordu. Acaba ölmüştü de cehennem azabını mı yaşıyordu? Şuanda hiçbirşeyin ayırdına varamıyor, çok farklı bir yerde olduğunu tahmin ediyordu. Bildiği Mısır bile farklıydı. “ O çığlık da neyin nesiydi…” Doğrulmaya çalıştıysa da henüz vücudu o kadar direnç kazanamamıştı. Tekrar yatağa düştüğünde yenilginin verdiği öfkeyle birlikte hışımla konuştu. “ Ne oluyor burada… hem burası da neresi böyle? “ Tüm bu olanlar içinde kadının hiçbir tepki vermeden kendisini izlemesi ise ayrı bir tuhaflıktı. Acaba her şey bir hayal miydi onun için. Şimdi yaşadıkları, burası, yanıbaşında duran kadın… hepsi hayal miydi? Gerçekten ölüyordu da bunlar zihninin ona son oyunları mıydı? Eğer böyleyse artık ölmek istiyordu. Her şeyin bitmesini ve farklı bir diyarda tekrar gözlerini açmak istiyordu.

Tüm bu düşünceleri bıçak gibi kesen tekrar kadın oldu. Yüzünü nazikçe okşayan elin verdiği ürpertiyle karışık serinlik hissi yine tüm zihnini susturmuştu. Zihni hiçbir soru, hiçbir düşünce taşıyamıyordu şuan. Gerçekten bu cadıda farklı bir şey vardı ve bunu çözemiyordu. Yüzüne yaklaşan yüzü seyrederken mavi gözlerin içindeki bilgeliği gördü bir an için. Karşılaştığı bu masum ama kendine güvenen bakışlar ve kendisine yansıtılan samimi güven verici bir gülümseme aslında her şeyin yolunda olduğunu bildiriyordu. Hemen ardından gelen cümle ise gülümsemesine neden oldu. “ Beyefendilik mi…pek de beyefendi olduğumu söyleyen çıkmamıştı bayan. “ Aklı bu kez daha iyi çalışmaya başlayan Foren’in şuan tek merakı karşısında durup kendisi inceleyen kadındı. Her şeyin cevabından çok yanıbaşında duran cadı ilgisini çekiyordu şuan. Her şeyi zaten en yakın zamanda öğreneceğini düşünüyordu ve bunu sağlamanın yolu da kadının istediği şekilde davranmak olacaktı. Yüzüne yerleşen gülümseme ise tüm bunları idrak ettiğinin bir göstergesiydi. Kadının gözlerine tekrar dikkatle baktığı sırada konuştu. “ Elbette kendini tanıtmamak bir nezaketsizlik örneğidir… “ Yatışındaki duruşu düzeltip kendini daha rahat konuma getirmeye çalıştı; ama başının altında duran taştan yastık zaten buna izin vermiyordu. “ Benim adım Foren Alator. Bir çeşit gezgindim; ama artık Londra’ya dönmeyi planlarken buraya son bir kez gelmek zorunda kaldım. “

Aklına üşüşen savaşın görüntüleri bir an gülümsemesinin solmasına neden oldu. Tüm görüntüleri kafasından silmeye çalışırken aklındaki sorular için acele etmemeye karar verdi. Meraklıydı; ama sabırlıydı da aslında. Beklemekten her ne kadar hoşlanmasa da tüm yolculuğu boyunca edindiği faydalı özelliklerden biriydi sabretmek ve şansı yaver giderse yanıbaşında ilgisini uyandıran kadın ve daha fazlasıyla ilgili her şeyi öğrenecekti. Tek gerekli olan şey sabırdı. “ Sanırım aynı nezaketi gösterme sırası sizde. Herhalde zihnimi kurcalayan soruları tahmin edebiliyorsunuzdur. “

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Galadrıel Lûthien
Amheh Tarikatı Lideri
Amheh Tarikatı Lideri
avatar

Gerçek Adı : Mine
Kayıt tarihi : 26/10/10
Mesaj Sayısı : 224
Mücadele Tarafı : Karanlık ve gizemli...
RP Sevgilisi : Foren Alator

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Cuma 24 Ara. 2010, 23:15





Nezaket! Belki de bu yabancı hakkında karar verirken çok aceleci davranmıştı. Yüzündeki tebessüm, yerini taştan bir maskeye bıraktı. Tılsımı, onu bu yabacıya yakınlaştırsa da onu nasıl ele geçirdiğini bilmiyordu. Henüz! Tedbiri elden bırakmak yerine daha temkinli olmayı tercih etti. Saniyelik dönüşümle olduğu yerde doğruldu ve kapıda kendisini beklemekte olan kölesine eliyle yanına gelmesini buyur etti. Adeta yere kapaklanarak emekleyen köle ellerinde taşıdığı yemek tepsisini makul bir yere bırakarak geri geri kapıdan dışarı çıktı. O an içeri giren başka bir köle elinde kuş tüyünden olduğu anlaşılan beyaz bir yastık taşıyordu. Kafasını kaldırmadan minik ama güçlü adımlarla Kraliçesine yaklaştı, yere çömelerek yastığı uzattı. Yüzü yere dönük, başı aşağıda, taş zemine bakıyordu. Galadrıel nazikçe yastığı köleden alıp konuğunun arkasına özenle yerleştirdi. “Daha rahatsınız, öyle değil mi?” Konuğunu yemek tepsine yönlendirirken yüzünde samimi ama okunaksız bir maske vardı. “Lütfen buyurun, önce karnınızı doyurun. Konuşacak yeterince zamanımız olacak” dedi ve ayağa kalkarak kapıya doğru yürüdü. Arkasından söylenen adamın mırıltılarını duyabiliyordu. Geriye dönmeden yüzünde beliren tebessüm ile odadan çıktı. Aşağı ve yukarı mısır henüz birleşmemişti bunun için yaklaşık 2000 yıl geçmesi gerekiyordu ve Galadrıel bu süreçte hakimiyetini korumalıydı. Birçok hayat buna bağlıydı. Yeni tanıdığı bu adamla vakit geçirmek, Londra'dan, sihir dünyasından ve Fransa'nın asil güzelliklerinden bahsetmek için can atıyordu ama yerine getirilmesi gereken bir ayin vardı ve Amon Ra'nın rahibi şuan Set karşısında kanını kutsuyor olmalıydı. Taş zeminde yürürken yüzü asıldı. Yaraları henüz iyileşmeye başlayan bu yabacıya asasının kırıldığını nasıl söyleyecekti? Tanımadığı hatta dilini bile tam olarak anlamadığı bir zamanın içinde nefes alıyordu ve savunma aracı, asası yoktu. Mısır'da henüz asa yoktu lâkin dilin kemiği de yoktu ve bu dil bilinen ve şimdiki zamanda bilinmeyen tüm gizli büyülere hâkimdi. Savunmasız bir muggledan farksızdı ve acizlik adamı saldırgan hale getirirse Kraliçenin başını derde sokabilirdi. Hele de o gece de; ayin gecesi...

Gece yarısı:

"Kraliçem her şey hazır. Size bekliyorlar." Galadrıel, kıyafetinin altın süslemelerini eliyle okşadı. Kulağı kölesinin dediklerinde olmasına rağmen yüz hatlarından hiç bir şey belli olmuyordu. "Set için yapılan adağınız kabul görmüş ve kutsanacak kan için tek bir dilek hakkı tanınmış ve bu..." Köle sözlerini tamamlayamadı. Aniden hareket eden Kraliçe köle kızı yakasından tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Buzdan mavi gözler alev almışçasına parlıyordu. "Ne dileği?" Parmakları mengene olmuş kölenin boynunda derin izler bırakıyordu. Karşısında çırpınan köle bir kaç dakika içinde durdu. Cansız beden parmaklarının arasında asılı kaldı. Ölüme mahkûm Amon Ra rahibi ve son dilek! Etrafındaki köleler korkuyla birbirlerine bakıyorlardı. Kraliçe elindeki ölü köleye bakıp basit bir bez parçası gibi duvara savurdu. "Bu dileğin ne olduğunu öğrenin." Köleler başları yerde iki büklüm olup yere kapandılar. "Kraliçem bunu öğrenmemiz imkânsız, sadece siz..." derken Galadrıel'in sabrı taşmıştı. "Yeter!" Hızla tören maskesini yüzüne yerleştirdi ve korumalarının açtığı yolda hızla ilerlemeye başladı. Gecenin sonunda Mısır kaosa sürüklenecekti ve köleler ölecek Kraliçeleriyle birlikte diri diri gömülecekti. Arkada kalan köleler usulca birbirlerine bakıp sustular. Söylenecek bir söz kalmamıştı. Ortalığa ölüm sessizliği çöktü.

Kan! Taş Blok kapılar büyük bir gürültüyle açıldı. İki kanatlı ağır kapının önünde bekleyen Galadrıel sakin adımlarla içeriye girdi. Taşa oyulan Irıs ve Amon Ra heykellerinin önünden geçerek tahtına oturdu. Gizli yapılan ayin bu gece taht salonuna taşınmıştı peki ama, neden? Kurban Kraliçenin önüne girildi. Rahip az sonra kanıyla kutsanacak ve çekeceği onca acını düşüncesiyle karşısında gülüyordu. Galadrıel, derin düşünler içindeydi ve yüzüne taktığı özel maske sayesinde endişesi etrafındakiler tarafından fark edilmiyordu. Hareketleri keskin ve tereddütsüzdü. Rahip, Kaliçesine selam verip yana çekildi kapıdan girecek kişiyi Kraliçesinin görmesini ister gibiydi. Ve ağır, çift kanaıtlı kapı yeniden açıldı. Olamaz! İki asker kollarından tutulmuş bir adamı yarı yürüterek yarı taşıyarak taht salonuna getirdiler. Rahip başını kaldırdı ve Kraliçesinin maskesine doğru gözlerini dikti: " Osis'in yüzüğünü bu adamn elinden almak istiyorum."

Galadrıel, bi'hışımla ayağa kalktı. "Seni adi herif, ne cüretle.. ne...!" Yüzündeki maskeyi elleri arasına alıp parmakları arasında parçaladı. Neler olduğunu henüz anlayamamış yabancı ise hala iki askerin kolları arasında olanlara bir anlam vermeye çalışıyormuş gibi gözüküyordu. Dilek, dilekti ve yerine getirilmek zorundaydı. Hızlı adımlarla yabancının yanına gitti ve iki askerin ellerinden alıp koluna girdi. Kulağına doğru eğilip kimsenin duyamayacağından emin, fısıldadı: "Foren, değil mi? Şimdi hiç sesini çıkarma ve beni takip et. Tek bir soru sorma yoksa canından olursun ve bu sefer seni kurtarmak için feda edecek can benim ki ben pek fedakâr biri olarak bilinmem. Şimdi, dik dur !" Foren'e daha da sarılarak adamın dik durmasına yardımcı oldu. Yüzünde güçlü ve bir o kadar acımasız bir tavır vardı. Başı yukarı doğru kaldırıp Seti'nin rahiplerine hitaben konuştu. "Osis'in yüzüğü yarın sabah gün ışımadan kurbanınızın parmağında olacak ve gün doğumu onun kanıyla kutsanacaktır. Dileğin takipçisi olarak bizzat ben eşlik edeceğim." Cevap gecikmemişti, en kıdemli rahip bir adım öne çıktı, başını hafifçe eğip yere kapaklandı ve Kraliçesine selam verdi. Bu isteğin kabul edildiği anlamına geliyordu. Saygıda kusur etmeyen Seti'nin rahibinin korkusu yüzünden belli oluyordu. Kraliçesi görevi yerine getirirse bir sonraki kurban kendisi olabilirdi, her ne kadar bu görevden sağ olarak dönmemesini garantilemek için elinden geleni yapacaksa da akıllı bir asil gibi tedbiri elinden bırakmamıştı. Galadrıel o kadar sinirliydik, yere kapaklanan başrahibin yardımcılarının ona kinle baktıklarını fark edemedi. Apar topar Foren'i kolundan tutup taht odasından çıkardı.

"Sakin ol!" Özel odasının kapısına o kadar hızlı geldiler ki, köleler hala duvardaki kan izlerini temizlemeye çalışıyorlardı. Eliyle odadan çıkmalarını işaret edip hırsla boynunda sallanan altın örme salını fırlattı. “Defolun!” Zaman azdı ve kaybedecek bir saniyeleri bile yoktu. İç cebinden asasını çıkardı ve önce kendi üstünü sonrada Foren'in üstünü değiştirdi. Siyah deri kıyafetler içinde yabancı o kadar yakışıklı gözüküyordu ki, Galadrel bir ad durdu, eli ayağı bir bire dolaşmıştı. Adam ise gözlerinin içine bakıp onu esir almıştı. Sessizce neler olduğunu sorar gibiydi. Kraliçe derin bir nefes aldı ve adamın elini tutup kendi kalbinin üzerine koydu. "Sadece şunu bil. Osis'in yüzüğünü bulup getirmezsek hepimiz öleceğiz. Burası Mısır ve sen yabancı, yanlış zamanda yanlış yerde olmanın cezasını çekiyorsun. Mısır'da asalar yoktur. Senin asan kırılmış ve sana bir tane bulmak imkânsız. Tek bir asa var o da benimki. Bu halde o yüzüğü oradan alamazdın o yüzden ben de senle gelmek zorundayım ve sen yabancı burada olup bitenleri hiç kimseye, hatta az sonra gideceğimiz yerde yaşananları Mısır'da yaşayan her hangi bir canlıya dahi anlatmayacaksın! Aksi takdirde Mısır'ın kutsal topraklarını senin kanınla ben sularım. Anlaştık? Güzel, şimdi hazırsan gidelim. " Elini kaldırdı ve büyülü sözler dilinden asasına doğru su misali aktı. Odanın tam ortasında bir insanın geçebileceği genişlikte bir boyut kapısı açıldı. Adamın şaşkınlığına sinsice gülümseyerek elinden tuttuğu gibi kapıdan geçti. "Ejder ülkesine hoş geldin Foren. Yıl 231 ve burası İngiltere." Eliyle ileride duman püskürten dağın zirvesini gösterdi. "İşte yüzük o volkanda ve o volkanı koruyan tam 4 ateş ejderi var ve bir tanede buz ejderi!" Yüzünde kocaman bir gülümseme ile yüksek sesle kahkaha attı. "Buraya o yüzüğü saklamakla iyi etmişim nede olsa macera maceradır." Foren'e göz kırparak asasını eline aldı. "Ejder büyüleri harikadır sen de seveceksin!" Adamın sorgulayan bakışını önemsemedi ve yürümeye devam etti. Bir yandan da konuşuyordu. Mısır'ın sessizliğiyle ün salmış Kraliçesi Ejder ormanında adeta bülbül kesilmişti. Ve adama hala adını söylemediğini hatırladı. Aniden durdu, arkasını döndüğü anda adamla burun buruna geldi. "Ben Galadrıel, Mısır Kraliçesiyim ve inan o yüzüğü buraya saklamasaydım Kraliçe olamazdım ve sen Foren, senle beraber Kraliçeliğimi ve hayatını kurtarmak için yeniden o yüzüğü kullanacağız." Asasını adamın yüzünde nazikçe gezdirmeye başladı. "Eğer o yüzüğü getirmezsek o salak rahip yerine seni kurban edecekler, nerede olursan ol seni bulacaklar, kaçamazsın, bunu da bilmen iyi olur, diye düşündüm." Arkasını döndü ve hızla yürümeye başladı. "Birazdan ejderler kokumuzu alır, hazır ol, savaş başlıyor!" Yoksa çoktan başlamış mıydı? Sık ormanın kalın gövdeli dev ağaçların tepesine tüneyen mavi bir ejderha gözlerini kısmış davetsiz misafirlere bakıyordu. Yılansı gözleriyle son bir kez davetsiz misafirlere baktı ve bir kuğu gibi gökyüzünde süzüldü, neredeyse hiç ses çıkarmadan oradan uzaklaştı. Büyülü yaratığın sessizliği her ne kadar şüpheli olsa da patikada yürüyen iki kişi bunu fark edememişti, asıl sorun ise artık ormanda yalnız olmamalarıydı ve Ateş Ejderleri artık onları biliyordu. Kükremeyle yer sarsıldı. Sanki ses mağaranın derinliklerinden geliyordu, yoksa birileri onlara gülüyor muydu? Yer yeniden sarsıldı, bu sefer ilkinden daha güçlüydü. Galadrıel olduğu yerde durdu. Eliyle sus işareti yaparak gökyüzünü gösterdi. Oradaydı, muhteşem görüntüsüyle kırmızı bir ejderha, ateş ejderhası. "İşte başlıyoruz..."


_________________
Sessizliğinle sağır oldum, gözlerimi de nurunla kör etme!


En son Galadrıel Lûthien tarafından Paz 26 Ara. 2010, 16:10 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Foren Alator
Seherbaz
Seherbaz
avatar

Gerçek Adı : Yargı Bilgiç
Yaş : 27
Kayıt tarihi : 09/09/10
Mesaj Sayısı : 504
Mücadele Tarafı : aydınlık
Belirgin Özellikleri : Merak, arkadaşlarına bağlılık, maceraperest
RP Sevgilisi : Galadrıel Lûthien

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   C.tesi 25 Ara. 2010, 01:36



Hızlı bir dönüşle kapıya yönelen kadının değişen davranışları kendisini şaşırtmıştı. Az önce yüzünden masumluk akan cadının simasını okuyabilmek şimdi çok güçtü. Anlayamadığı bu durum karşısında artık sinirleri bozulmuştu. Zaten hala ağrımakta olan başı bazı şeyleri muhakeme etmesini güçleştiriyordu. Açılan kapıdan içeriye giren iki kişinin kadına aşırı saygılı bir biçimde davranarak yastık ve yemek tepsisinini bırakması şaşkınlığını bir kat daha artırmıştı. “ Köleler mi? “ Onlara bakarken şaşkınlıktan ağzı açık kalan Foren köle tüccarlarının eline düştüğüyle ilgili saçma sapan düşüncelere kapıldı. Fakat sonra aklı kendisine düşüncelerinin tutarsızlığını gösterdi. Eğer köle tüccarı olsaydı bu kadın kendisiyle böyle ilgilenmezdi ki şimdi bir hücrede uyanmış olur ve başına neler geleceğini asla bilemezdi. Aslında uyanmayabilirdi. Hala savaştığı 7 büyücü kafasını kurcalıyordu. Oradan nasıl sağ çıkmıştı? Arkasına yaslanan rahat yastıkla irkilen genç büyücü bir anlık gelen rahatlamayla kaslarını gevşetti. Belki de bulunduğu yer o kadar da kötü değildi. Hemen ardından önüne konulan yemek tepsisine boş boş bakan büyücü midesinden gelen sesleri hemen fark etti. Evet kesinlikle önce karnını doyurması gerekiyordu. “ Tanrım, gerçekten çok acıkmışım. “ Yiyeceklere büyük bir iştahla bakarken kadının çıktığını son anda fark etmişti. Hızla doğrulunca bir an bedenindeki kaslar ağrıdı. Öfkeli bir inilti ortaya koyarken hala iyileşememiş olduğu için söyleniyordu. Bir parça ekmeği peynirle birlikte ağzına götürürken tadının harika olduğunu fark etti. “ Bu, harika… hayır hayır gerçekten harika. Bu zamanda böyle ekmek ve peynir yok ki. “ Ekmek? Elbette yoktu. Şüpheyle aldığı bir kaç ısırıktan sonra bunun bildiği ekmek olmadığını anlamıştı. “ Bu şey … arpadan yapılma. “ Hangi ekmek arpadan yapılırdı ki? Bu kafa karışıklığından artık bıkkınlık gelmişti. Gayri ihtiyari eli asasının olması gereken yere gidince bir terslik fark etti… Asası yoktu! Tüm ceplerini karıştırmasına rağmen hiçbir şey bulamamıştı. “ Asam nerede benim. “ diye hırladığı sırada ayaklanmıştı bile. Bedenindeki ağrıları önemsemiyordu şuan. Zaten yavaş yavaş daha da katlanılabilir hale geliyordu.

Olduğu yerde durup bir süre düşündü. Düşün, Foren düşün. Ne yapabilirsin? Gözü kapıya ilişen büyücü hızla oraya yöneldi. Kapıyı aralayıp dışarı göz ucuyla bakarken tarih öncesinden kalma kıyafetler içinde dolaşan adamlara şaşkınlıkla bakarken hemen yan tarafında duran bir köle kızı da çabucak içeriye çekti. Kızın bağırmasına fırsat vermeden ağzını kapayıp sus işareti yaptı. Kız korkuyla ellerinde tepinip ona bakarken Foren konuştu. “ Seninle ufak bir sohbetimiz olacak. Merak etme sana zarar vermeyeceğim tamam mı? “ Kız hafif bir yatışma belirtisi gösterince elini çekti hemen. Neler sorabileceğini bilmiyordu. Çünkü şüphelendiği durumla karşı karşıyaysa artık çıldırırdı. Gözü tekrar ekmeğe ilişince ne sorması gerektiğini buldu. “ Ne zamandan beri Mısır’da arpadan ekmek yapılıyor. Normal ekmeğe ne oldu? “ Sinir krizine girecek birinin edasını takınan büyücü aslında sınırlarını zorlukla koruyordu. Kölenin kendisine şaşkın bakışlarına ise daha da öfkeleniyordu. “ Tanrı aşkına konuşsana. “ diye bağırınca kız irkildi. “ Hangi Mısır’dan bahsediyorsunuz?. Hem Aşağı hem de Yukarı Mısır’da her zaman arpadan ekmek yapılır… Normal ekmekle neyi kast ettiğinizi bilmiyorum. “ Aşağı ve Yukarı Mısır mı? Ne bu bir kamera şakası mı? Ellerini başının üstünde öfkeyle gezdiren Foren çıldırmış gibi görünüyordu. Geçmişe mi gelmişti yani? Mısır milattan önce birleşmişti bunu biliyordu. Peki buraya gelmesi nasıl mümkün olabilirdi? Yoksa bu bir rüya mıydı? Gerçekten de ölmüştü de tanrısal bir güç kendisiyle oyunlar mı oynuyordu? Sakin kalmaya çalışıyordu; fakat bunu pek de becerdiğini söylemezdi. “ Bu berbat bir kamera şakası değil mi? “ Kızın bir kez daha şaşkınlıktan irileşen gözlerini görünce dayanamayıp boğazına sarıldı. “ Bana doğruyu söyle burada ne oluyor? “ diye kükrediğinde kızın ağlamaları da sesine karışmıştı. Tam o sırada içeriye giren bir muhafızla rahip kızı elinden kurtardılar.

Köleyi odadan çıkardıktan sonra rahip arkasındaki muhafızla birlikte önüne dikildi. Terden sırılsıklam olmuş vücudunda çektiği acıları önemsememeye çalışarak rahibin gözlerinin içine bakıyordu. Muhafızla ikisini incelerken gerçekten geçmişte olabileceğini düşündü. Beynine inene balyozlar bu gerçeği kabullenmesini güçleştirse de gerçeğin acı hissi kanına karışıyordu yavaş yavaş. Artık asası da olmadığına göre buradan nasıl kurtulacaktı? “ Sorun çıkarmazsan iyi edersin evlat. Biz Amon Ra rahipleri gerektiğinde çok acımasız olabiliriz. “ Amon Ra rahibi mi? Her şey üst üste gelmek zorunda mıydı ki? Bu tam bir çılgınlıktı böyle bir şeyin gerçek olabileceği fikrine hala inanamıyordu. Fakat artık sakin kalması gerektiğini anlamıştı. En azından daha fazla bir şeyler öğrenip her şeyin açıklığa kavuşmasını sağlayabilirdi. “ Tamam tamam özür dilerim… Acaba asama ne olduğunu biliyor musunuz? “ Rahibin kaşları anlamsızlıkla çatıldığında Foren’in yüzüne tekrar hayalkırıklığıyla harmanlanmış bir gülümseme çöreklenmişti. Elbette eski Mısır’da asa yoktu. “ Neden bahsettiğini bilmiyorum yabancı. Şimdi dinlen. “ Tam kapıdan çıkacakken geriye dönen rahip kendisine sinsi bir sırıtış gönderdi. “ Ve kraliçemize karşı dikkatli ol. “ Geride kafası iyiden iyiye karışan Foren’i bırakıp gidince büyücü bir kez daha düşünceleriyle baş başa kaldı. Kraliçe? “ O kadın kraliçe miydi şimdi… Harika. “ Alaylı bir şekilde gülerek yatağına geri oturdu. “ Demek benimle ilgilenen kadın bir Mısır Kraliçesi… Harika. “ Siniri bozulmuş bir şekilde gülerek ve asasının kayıp olmasının verdiği acizlikle tepsideki yemeklerle ilgilenmeye başladı. Asasının olmaması canını özellikle sıkıyordu. Savunma aracından bile yoksunsa kendisini nasıl koruyacaktı?

Günün ilerleyen saatleri karşısında artık can sıkıntısı kendisini baş göstermişti. Odada attığı voltalar ve kendi kendine mırındandığı şarkılar sıkıntısını bir türlü gideremiyordu. Kendisini artık daha iyi hissediyordu. Geriye sadece hafif bir kırıklık kalmıştı; ama o da her geçen saniye etkisini yitiyordu. Bu acıların hatırası olan göğsündeki ince yara izi ve topuğundaki noktacık geriye kalmıştı sadece. Sayısını unuttuğu voltaların kapının açılması kesince umutla gelenlere baktı. İki muhafız ve bir rahip odaya girmiş kendisine bakıyorlardı. “ Ne oluyor? “ Rahip kendileriyle gelmelerini söylerken üzerine yürüyen muhafızlardan birine sert bir yumruk geçirmişti. Çıkan arbedede karnına mızrağın sert ucunu yiyen büyücünün bir an nefesi kesilince onu yaka paça odadan çıkardılar. “ Bırakın beni… Hiçbir yere gitmiyorum. “ Tüm koridorlarda yankılanan sesi katlanmış bir şekilde kendisine dönerken aciz bir şekilde muhafızların demir kollarında direnmekteydi çaresizce. Taştan büyük kapılardan içeriye girdiklerinde gördüğü manzara ise daha şaşırtıcıydı. Maskeli bir kadın etrafta rahipleriyle birlikte kendisine bakmaktaydı. Tam ortada duran bir rahip ise kendisini gösterek bir şeyler geveliyordu Osis’in yüzüğüyle ilgili. “ Bakın hangi yüzükten bahsettiğinizi bilmiyorum; ama size yardımımın dokunamayacağını söylemeliyim… Bırakın beni artık. “ Muhafızların kollarında debelenmesi yine sonuçsuz kalınca pes etmiş bir şekilde öylece dikilmeye başladı artık. Maskesini parçalayan kadının meşhur kraliçe olduğunu görünce alaylı bir şekilde gülümsedi. Etrafta oluşan gerginliğe bir anlam veremeyerek sadece izliyordu artık. Kadının yanına gelip kendisini doğrultup bir şeyler söylemesini sıkılganlıkla dinledi. Etrafta dönen dilek saçmalığına da bir anlem veremiyordu.

Hızla başka bir odaya ulaştıklarında etraftaki kana şaşkınlıkla baktı kaşları çatılmış bir şekilde. Bugün epey tuhaf bir gündü ve hala kabus olması için yalvarıyordu. Muhtemelen birazdan kamp kurduğu bir yerde sıçrayarak uyanacaktı. Odadan çıkan hizmetçilerin ardından kadının büyüsüyle üstünde oluşan elbiselere ifadesiz bir şekilde baktı. Hiçbir şey öğrenmeden bir şeylerin parçası olmak artık kendisini delirtmişti. Umursamaz bir şekilde duruyor, artık gidişata uyuyordu. Kraliçenin elini kalbine götürüp konuşması karşısında kaşları çatılan büyücü kalbi deli gibi çarpsa da her şeyi soğukkanlılıkla dinledi. Asasının kırılması, Osis’in yüzüğünü bulmak, saklanılması gereken bir sır… Tüm bunları hiçbir tepki vermeden dinledikten sonra sadece başını salladı. Artık bir şeyleri öğrenmeye başlamıştı ki bu da bir şeydi. Düşünceleri arasında boğulurken açılan boyut kapısına şaşkınlıkla bakmasına fırsatı olmadan içeriye çekildi.

“ Yıl 231 mi? “ Şimdi de biraz geleceğe mi gelmişlerdi? Her ne olursa olsun hala kendi zamanında değildi. Kadını dinledikçe şaşırıyor ve o şaşırdıkça kraliçe daha çok konuşuyordu. 5 tane ejderhayı geçip dağın zirvesine ulaşmak ve saçma bir yüzüğü almayı çok basit bir şeymiş gibi anlatıyordu. Aniden durup adıyla beraber kendisinin de ölebileceğini söylemesi üzerine hiçbir tepki vermedi. Sadece hakkında çok şey merak ettiği güzelliğin adını öğrenmişti…Galadriel. Kendi kendine güldü. Bu durumda bile kadının güzelliğini takdir edebiliyor, onun etkisine kapılmaktan kendini alamıyordu. Kafa karışıklığının Galadriel’in durup gökyüzüne bakmasıyla sonlandıran büyücü de gözünü semalara dikti. Kadının son sözleri üzerine dökülen endişe sözcükleri ormanın içine hemen yayıldı. “ Ejderhalarla gerçekten savaşmamız gerekmiyor değil mi? Belki de yanlarından geçebiliriz…” Salınan bir kükremeyle birlikte yerin sarsılmasına dikkat kesildi. Gerçekten de savaş başlamıştı ve bu savaşta bir asası bile yoktu. Bırak onları alt etmeyi kendisini nasıl savunacaktı. Gözünü uzaktaki ateş ejderine dikip dikkatle baktı. “ Sanmıyorum; ama olurda bu saçmalıktan sağ kurtulursak bana tüm merak ettiklerimi anlatacaksın. Bulunduğumuz Mısır’da hangi yılda olduğumuz da dahil. “



_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Galadrıel Lûthien
Amheh Tarikatı Lideri
Amheh Tarikatı Lideri
avatar

Gerçek Adı : Mine
Kayıt tarihi : 26/10/10
Mesaj Sayısı : 224
Mücadele Tarafı : Karanlık ve gizemli...
RP Sevgilisi : Foren Alator

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Salı 18 Ocak 2011, 13:59



Yıl! Galadrıel ellerini saçlarının arasında gezdirerek uslu durmayacağı şimdiden belli olan konuğuna baktı. “Soru sorma biçimin bayım” atmosfere yayılan kükürt kokusuyla yer kabuğunun şiddetlice sarsılması bir oldu. Dengesini kaybeden Galadrıel birden kendini yerde buldu. Cümlesini tamamlayacak halde değildi. Yer devamlı sarsılıyor onu adeta yerde kalması için beşik gibi sallanıyordu. Kendisine uzanan yardım elini görmedi, beklide o yardım eli hiç gelmemişti. O kadar kızgın ve öfkeliydi ki direnmekten bir anda vazgeçti. Ellerini iki yana açmış öylece çimle kaplı yerde boylu boyunca yatıyordu. Yüksek sesle kahkaha atmaya başladı. Bu kadar aksilik başına gelmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Sanki ben çok doğalım! Sol bileğinden toprağa düşen ilk kandamlasında irkildi. Elini kaldırdığı gibi ayağa fırladı. Sarsıntılar hala devam ediyordu lâkin bileğindeki acı denge sorununu düşündürtmeyecek kadar önemliydi. Çığlık atmamak için dişlerini birbirine kenetledi, dudağının bir kısmı dişleri arasında kalmış, acıdan nasibini almıştı. Kızıl renkli sıvı çenesinden boynuna doğru hızla ilerledi ve karanlık kıyafetin içinde kaybolup gitti. O arada Galadrıel, sağ eliyle asasına ulaşmaya çalışıyor sol bileğinde asılı küçük yaratığı ise kolunu sallayarak ekarte etmeye çalışıyordu. Hiçbir şey olmadı. Galadrıel asasını bulduğunda -ki iki, üç saniye sürmüş, bileğinden ısıran yaratığın zehri çoktan kana karışmıştı. Zihni bulanmaya başlamasının ilk göstergesi; dengesini yeniden kaybetti ve hızla yere düştü. Gözlerinin önünde dans eden halelerden bir ışık gördüğünü sandı ve sonra bileğindeki acı kayboldu ardından da gözleri karardı. Bilinci kapanmış bir halde öylece yerde yatıyordu, yoksa yolu sonu denilen ahir zaman gelmiş miydi?

Galadrıel bilincini kaybetmiş yerde yatarken düşmanları zafer dansı ediyordu. Beklide bu genç ve yakışıklı yüze bakmak yerine anılarını hatırlasaydı bunlarım hiç biri başına gelmeyecekti. Mısır’ın kehanetler odasından ayrılırken peşi sıra planlar kurulmuş tuzaklar çoktan hazırlanmıştı. Tecrübeli Kraliçelerinin bu tuzaklara düşmeyeceklerini bilerek bir umut gece karası ejderini arkalarından göndermeleri ise tamamen rastlantısal bir olaydı. Ve şimdi Kraliçeleri oyun dışıydı. Arkalarına yaslanıp geçmişin penceresini kapattılar. İlk dolunaydı yeni bir Kraliçe seçilmeliydi, 2 günleri vardı ve yapılacak yığınla iş. Kurban edilecek baş Rahip, ellerindeki kelepçeleri çıkararak asasını yeniden ellerine adı. Ama asa bir türlü ona gelmiyordu. Baston şeklindeki asa rahip ona dokunmak istediğinde şeffaflaşıyor elini çektiğinde yeniden somut bir nesneye dönüşüyordu. Çılgına dönen rahip tekrar tekrar deniyor ama bir türlü asayı eline alamıyordu. O anda tören salonunda tüm mumlar söndü. Odada soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Uğuldayan rüzgâr sanki kum fırtınanın tüm gürültüsünü buraya taşımıştı. Odanın içindeki uğultu gittikçe arttı, arttı , arttı … ta ki odanın içindeki insanlar kulaklarını sağır eden bu sese dayanmak için dizleri üzerine çözüp yaratıcıları tanrılara yakarana dek. Ses geldiği gibi aniden yok oldu. Havada asılı kalan cümleler ise tanrıların sesiydi. “Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli. Kraliçe yaşıyor ve söz yerine getirilmeli".

Tüm salon içindeki ölümlü insanlar sustular. Demek ki savaş daha bitmemişti. Peki o zehir neden Kraliçeyi öldürmemişti? Tanrılar oyun mu oynuyordu, yoksa yanındaki çelimsiz hasta adamı fazla mı hafife almışlardı? Bu bir hataydı. Geç fark etmiş erken sevinmişlerdi ve bir sonraki hamleleri bu kadar basit olmayacaktı. Birkaç dakika içinde salon da kurban başrahip ve muhafızlar dışında kimse kalmamıştı. Kelepçeler takıldı ve sunağın başında nöbet yeniden başladı. Kum saati yeniden azar azar akmaya başladı. Dışarıda öten baykuşun sesi ölümün habercisiydi, ama kimin? Tanrılar kurban istiyordu ve onlar istediklerini daima alırlardı. Daima ve sonsuza dek, siz farkında olmasanız bile!


_________________
Sessizliğinle sağır oldum, gözlerimi de nurunla kör etme!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Foren Alator
Seherbaz
Seherbaz
avatar

Gerçek Adı : Yargı Bilgiç
Yaş : 27
Kayıt tarihi : 09/09/10
Mesaj Sayısı : 504
Mücadele Tarafı : aydınlık
Belirgin Özellikleri : Merak, arkadaşlarına bağlılık, maceraperest
RP Sevgilisi : Galadrıel Lûthien

MesajKonu: Geri: Herşeyin bir başlangıcı vardır!   Salı 18 Ocak 2011, 23:15



Burun kanatlarını dolduran bir koku kötü haberin habercisi gibi tüylerinin diken diken olmasına neden oldu. Zihninde uyarı veren çanlar çalmaya yeni başlamıştı ki güçlü bir sarsıntıyla kendisini yerde buldu. Büyük bir depreme yakalanmışçasına kıvranan toprak dehşet uyandırıyordu. Cadının yerde olduğunu göz ucuyla görmüştü ve ona her ne kadar yardım etmek istese de kendisi yardıma muhtaçtı şuanda. Gelen sarsıntılar eşliğinde dayak yemiş gibi hissederken aynı zamanda artık çektiği acı kendisini delirtecek seviyeye ulaşmıştı. Bu acıya eklenen bir kahkaha sinirlerini allak bullak ettiği sırada yaptığı tek şey sarsıntının dinmesini dilemek olmuştu. Başını hızla yere çarptığındaysa burnunda keskin bir acı hissetti, inlemesi toprağın bir insan gibi ızdırap içinde kıvranışının sesleri içinde eriyip gitti. Kendi acısıyla meşgulken sarsıntının dindiğini hissettiği sırada yanı başına bir şeyin düştüğünü fark ederek başını kaldırdı burnundan akan kanlar eşliğinde. Galadriel yerde baygın yatarken yanı başında gördüğü kapkara kertenkele dikkatini çekti. İkisini arasındaki bağlantıyı kurduğunda cadının parmaklarının arasından asayı kapmış eski şiddetinde olmasa bile bir insanı yine de yere devirebilecek sarsıntılar eşliğinde büyüsünü yollamıştı hızla. Parlak bir ışık yaratığa uçtuğu gibi onu metrelerce geriye fırlattığında genç büyücü kolunda hissettiği acıyla kaskatı kesildi. Ne yani artık büyü yapmak kendisine acı mı veriyor, yoksa bu asadan gelen bir özellik mi?

Tüm bu soruları fazla kurcalamadan sarsıntıların bittiğini fark ederek ayağa kalktı. Kanaması durmuştu; ama hatırı sayılı bir miktar toprağı sulamıştı. Yüzünü silerek yerdeki cadıya yaklaştığında ter içinde kalmış surata baktı. “ Lanet olsun. “ Kertenkelenin zehri yüzünden kendinden geçmiş olmalıydı. Dudağından ve kolundan akan kanları görünce irkildi bir an. Fakat öncelikle zehri geri almalıydı. İran’da öğrendikleri aklına gelince yüzü bir tebessümle aydınlandı. Gerçi hala gücünü toparlayamamıştı ve asa kendisine oldukça tuhaf geliyordu. Bu haldeyken başarıp başaramayacağından şüpheliydi. Asaya dikkatle bakarken yukarı fırlattığı kıvılcımlar karşısında korktu, üstündeki kıyafete de sıçrayan kıvılcımlar etrafa yanık kokusunun yayılmasına neden oldu. Yüzü kasılan büyücü işinin çok zor olduğunu düşündü. Daha fazla düşünmeden asayı kadının kalbine dik gelecek şekilde havada sabit tutu. Gözlerini kapatıp zihni öğrendiklerine kaydığı zaman arapça ve farsça karışımı büyülü kelimeler dudaklarından dökülmeye başladı. Elindeki asa ısınıp titredikçe Galadriel’in bedenindeki kasılmalar arttıkça Foren’de ruhunun derinliklerinde kavruluyordu. Alnında biriken terler belirginleşmiş damarlarının üstünden geçip, arttıkça artan acılarının kanıtını oluştururken genç büyücü başında hissettiği zonklamaları yok saymakla uğraşıyordu bir yandan. Aniden cadının ağzından fırlayan siyah bir duman bulutu hızla yükselerek gökyüzüne karışırken Foren de derin bir nefes aldı. Bu kez daha şiddetli bir acı hisseden büyücü derin derin nefesler alıyor ormanın kokusunu içine çekiyordu.

Biraz durduktan sonra tekrar cadıya odaklandığında zehrin etkisinden kurtulmuş olduğunu gördü. Kolundaki yarayı iyileştirdikten sonra dudağındaki derin yarayı da iyileştirmek için doğrulduğunda cadının baykınken bile ne kadar güzel göründüğünü düşündü. Güzel ve bir o kadar daha asil… Yüzünden belli olan mağrurluğu dudaklarındaki kana karşı bir mücadele veriyordu sanki. Saf ve temiz olan tenin eski halinde kalması için verdiği mücadeleye baktı bir an için. Kırmızı sıvı açılmış yaradan akıyor saflığın özünü kirletiyordu. Bu görüntü karşısında düşündüklerine şaşan Foren kendine gelerek kanı temizledikten sonra yarayı iyileştirdi. Neden böyle tuhaf düşünüyordu? Belki de çektiği acı zihnini etkiliyordu ve sağlıklı düşünmesini engelliyordu. Yoksa normalde böyle şeyler düşünmezdi ve hissetmezdi. Kesinlikle çektiği acı buna neden oluyordu. Zihninde verdği bu soru cevap oyunuyla birlikte ayağa kalkarken genç cadıyı büyüyle havalandırdı. Onu bir ağacın yanına koyduktan üstüne hayalbozan büyüsünü uyguladı. Bunun yeterli olmadığını düşünerek saydam bir kalkanı kadının çevresine ördü. “ Sanırım tamamlamam gereken bir iş var. “ diye kendi kendine mırıldandı. Cadı için endişelenmiyordu artık. Ona koyduğu korumalarla güvende olacaktı ve zehrin etkisi geçtiği için en fazla yarım saate uyanırdı. Son bir defa zihnindeki karmaşıklıkla cadıya baktıktan sonra tekrar doğruldu.

Tam bu esnada yürekle korku salan bir kükreme tüm ormanı doldurdu. Neler olduğunu anlamayadan açıklık bir alana konan ejderha yaratmış olduğu sarsıntıyla da gücünü pekiştirmişti. Pis mavi rengiyle tiksinti uyandıran ejderha hayvansı iç güdülerin dolaştığı ve aynı zamanda açlıkla hırçınlaşmış gözlerini önündeki ikiliye dikmişti. Daha doğrusu gördüğü tek kişi şuan kendisine şaşkın şaşkın bakan bir büyücüydü. “ İşte başlıyoruz. “ diye fısıldadı Foren. Sanki yaratığın sesini duymasından bile ürküyordu. Yaratığın derisine bakarken güçlü büyülerin bu deriyi delemeyeceğini biliyordu. Peki nasıl savaşacağım bu şeyle? Geride kırbaç gibi salladığı kuyruğu hiç dost canlısı görünmemekle birlikte bir vuruşta işini bitirebilecek kalınlıktaydı. Boğazından gelen hırıltılar ve nefesinden kendisine kadar yayılan sıcaklıkla birlikte sulfur kokusu cehennemin bir hediyesi olmalıydı bu yaratığa. Genç büyücü yavaş yavaş Galadriel’den uzaklaşırken gözlerini kendisine dikmiş yaratığı cadıdan uzaklaştırmayı amaçlıyordu. Meydana gelecek bir savaşta ona bir zarar gelmesini istemiyordu. Yaratık tekrar kükredikten sonra hızlı bir hareketle büyücüyü kapmaya çalıştı. Fakat Foren bu harekete hazırlıklıydı ve çevik bir şekilde yana yuvarlanarak ölüm kapanından kurtuldu. Acaba daha kaç defa böyle şeyler yapması gerekecekti? Asayı doğrultup haykırdı, “ Conjuctivitis! “ Kendisine doğru dönen gözlere çarpan büyü ejderhanın acı içinde kükremesine neden oldu. Habis varlık acı içinde kıvranırken kuyruğunu kırbaç gibi içgüdüsel olarak kullandığı sırada büyücü ondan da çevik bir şekilde kurtuldu. Hastalığın son izlerini taşıyan bedeni zorlanmaya başlamıştı artık ve birazdan ejderhanın yemeği olacağını düşünüyordu.

O esnada yediği bir darbeyle geriye fırlayan genç büyücü yerde acı içinde kıvranmaya başladı. Sanki kaburgaları kırılmış gibi hissediyordu ve hareket etmekte zorlanıyordu. Büyük bir olasılıkla kuyruğun ufak bir parçası kendisine değmişti. Öksürerek yüzüstü döndüğünde gelen sarsıntılardan yarı baygın bir şekilde yaratığın kendisine doğru yürüdüğünü düşündü. “ Tanrım. “ diye inlerken hayatının böyle bitecek olması kendisini dehşet içinde bırakıyordu. Bir yaratığın midesine gitmek fikri hiç de cazip bir son değildi. O an ne olduğunu anlayamadığı bir şekilde asayı tutan eli kendiliğinden harekete geçti. Ejderhaya dönen asadan fırlayan parlak sarı renkte bir büyü Foren’in bedenini acıların içinde boğulmaya sevk etti. Bir anlığına her şey karardıktan sonra vücudu çektiği acıyı kendisine durmaksızın hatırlatmaya başladı, kulakları salınan kükremeleri zorlanarak beynine iletiyordu. Bilinci açıktı ve hafif aralanmış gözleri ağaçların tepesini görüyordu. Zorlanarak doğrulduğu sırada ileride tepinmekte olan ejderhaya şaşkınlıkla baktı. Yaratığın göğsünden akan oluk oluk kan yeri bir göle çevirmişti neredeyse. Tepindiği yerde bir çukur açmış olan hayvan acıdan deliye dönmüş gibiydi. “ Bunu ben mi yaptım? “ Yaptığı şeye inanmıyordu. Herhalde farkında olmadan yaptığı büyü yaratığa bu zararı vermişti. Fakat yaptığı büyünün ne olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. Düşünceleri asaya tekrar kaydığı vakit sihirli nesneden fırlayan alevler bacağını tutuşturdu. “ Ne? “ Heyecanla alevi eliyle hızlı hızlı söndürürken ejderhada acıyla kıvranıyor gökyüzüne saldığı kükremeleri gökkubeyi zorluyordu.

Alevi söndürdükten sonra doğrulduğunda kendisine dönen kötücül gözlere bakarken şansını fazla zorlamaması gerektiğini düşündü. En azından vücudunda hissettiği yorgunluk daha fazla savaşamayacağını söylüyordu kendisine. Güvenli bir yere sığınıp biraz dinlendikten sonra düşmanıyla savaşmak için geri dönebilirdi. Tek sorun nereye saklanacaktı? Tekrar sarsılan yerin verdiği dehşet içinde bunu düşünmek kendisine zor geldiğinde gidebileceği tek yöne doğru koştu… geriye. Bedenin yorgunluğuna rağmen bacakları müthiş bir hızda çalışıyordu. Kocaman bitkileri bir çırpıda geçiyo ağaçların arasında atik bir şekilde sıyrılıyordu. Ardından gelen ejderha ise kendi yolunu kendisi açıyordu. Ağaçları köklerinden söküyo, kimisini kırıyor, toprakta oluşturduğu derin izlerle bir afetin geride bıraktığı harebeyi andırıyordu. Tek şansı tüm bu karmaşanın yaratığı yavaşlatmasıydı ve yarasının onu zayıf düşürmüş olmasıydı. Fakat ardından attığı bir alev topundan son anda sıyrılırken avantajına fazla güvenmemesi gerektiğini düşündü. Ard arda gelen ateş topları gerisinde alev duvarı oluşturuyordu ve ejderha da cehennemden fırlamış bir iblismişçesine peşinden geliyordu. Tam bu esnada daha yakınana çarpan bir alev topu kendisini metrelerce ileriye fırlattı. Yine bir bacağı alev almış; ama düşüş esnasında sönmüştü. Yanı başında duran küçük ağaç oyuğunu fark eden büyücü hemen oraya sığındı. Derin derin nefesler alıp ciğerlerinin yanmasının geçmesini beklerden ejderha hemen üstünde belirdi. Gizlenmiş olduğu oyukta iyice büzüşen Foren yaratığın kendisini fark etmemesi için dua ediyordu. Havayı biraz kokladıktan sonra habis varlık hızla önündeki yola devam ederken büyücü derin bir nefes aldı. Artık biraz dinlenebilirdi. Fakat ejderhanın çevirdiği oyunu fark etmesine az bir zaman vardı.


_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Herşeyin bir başlangıcı vardır!
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» 6. Sezon Başlangıç Tarihi Belli Oldu!
» Herşey bir gün açığa çıkar.
» rockerboyh dağa vardı!

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Fiendfyre :: Yerleşim Merkezleri :: Kahire :: Gize Piramitleri :: Kefren Piramidi-
Buraya geçin: